TÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ (1)

TÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ (1)

            1952 yılında Schuman Deklarasyonu’yla yola çıkan Avrupa Örgütleri’yle Türkiye’nin ilk ciddi teması 1959 yılının Mayıs ayında olmuştur. AET’nin kuruluşundan yaklaşık bir buçuk yıl sonra Türkiye, AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) bir ortaklık kurmak amacıyla, Yunanistan’ın aynı yoldaki girişiminden hemen sonra bu örgüte resmen başvurmuştur. Bu başvuru ilke olarak kabul edilmiş ve Roma Antlaşması’nın 238. maddesi ışığında “ortaklık görüşmeleri” aynı yıl içinde başlamıştır. Ancak 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahelesi’nden sonra, görüşmeler bir süre için kesilmiş ve Milli Birlik Komitesi’nin daha önce Demokrat Parti döneminde alınmış olan başvuru kararının aynen geçerli olduğunu AET yetkililerine resmen bildirmesi sonucunda kesilen görüşmeler yeniden başlamıştır.

            Türkiye, görüşmelerin ilk gününden, Ankara Antlaşması adını alacak olan belgenin 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmasına kadar geçen süre içinde, oluşturulacak Ortaklık Antlaşması’nın “Gümrük Birliği”  temeli üzerine inşa edilmesi yolunda ısrarlı bir tutum sergilemiştir. Türkiye’nin örnek aldığı model, Yunanistan’la görüşülen ve 1961 yılında imzalanan Atina Antlaşması olmuştur. Bu antlaşmada gümrük birliği ilkesini bütünleşme sürecinin temel öğesi olarak kabul etmiş bulunuyordu.

            Ankara Antlaşması’nın imzalanmasından sonra bu belge onay için GATT’a üye devletler Parlementolarına ve TBMM’ne sürülmüştür. Onay işlemleri tamamlanan Antlaşma, 1 Aralık 1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

            Ankara Antlaşması, Türkiye ile AET arasındaki Ortaklık ilişkilerini 3 döneme ayırmıştır.          

1-     Hazırlık Dönemi
2-     Geçiş Dönemi
3-     Son Dönem

Hazırlık Dönemi, ilke olarak 5 yıllık bir süreye sahipti. Ancak Türkiye’nin isteği ile 10 yıla uzayabilecektir. Bu dönem içinde AET tarafı  Türkiye’ye karşı iki tür yükümlülük üstlenmişti. Bunların ilki geleneksel tarım ürünlerinde  (Fındık, Tütün, Kuru Üzüm ve İncir. Bu ürünler daha sonraki yıllarda genişletilmiştir. ) belli kotalar içinde kalmak kaydıyla tarife indirimi uygulamak, ikincisi de; mali alanda 5 yıllık bu dönem için 1. Mali  Protokol çerçevesinde 175 milyon hesap birimi (1 hesap birimi o tarihlerde yaklaşık 1 ABD dolarıydı.) Kredi açmaktı. Bu yükümlülükler AET tarafından yürürlüğe konulmuştur. Buna karşılık Türkiye hazırlık döneminde belli maddi bir yükümlülük üstlenmiştir. Üstlendiği tek yükümlülük, AET tarafından sağlanan mali yardımla ekonomisini güçlendirmek ve gümrük indirimlerinin yürürlüğe konulmasını amaçlayan “Geçiş Dönemi”nin getireceği yükümlülükleri üstlenecek bir yapıya ulaşmaktır.

            Bu çerçeve içinde Türkiye, 1968 yılında, Hazırlık Dönemi’ni uzatmak istemediğini ve Ankara Antlaşması’nda öngörülen süre içinde Geçiş Dönemi’ne girmek amacıyla gerekli görüşmeler, 23 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve onay işlemleri tamamlandıktan sonra, 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile noktalanmıştır. Diğer yandan Katma Protokol’den doğan AET yükümlülüklerini daha önce yürürlüğe koymak amacıyla Temmuz 1971’de  bir ara antlaşma yapılmış ve Parlamentolar’dan onaylanmayı gerektirmeyen bu antlaşma 1 Eylül 1971 tarihinde yürürlüğe girerek Türkiye lehine bir  Ankara Antlaşması bir “Çerçeve Antlaşma”  niteliğindedir. Bir başka deyişle bu antlaşma ortaklık ilişkilerinin genel esaslarını belirlemektedir. 33 maddeden oluşan Antlaşma, özellikle gümrük birliği ile ilgili ilkeleri belirleme yetkisini, daha sonra imzalanan ve “Uygulama Anlaşması”  niteliğindeki Katma Protokol’e bırakmıştır. Katma Protokol ise 64 maddeden oluşmaktadır.

            Ankara Antlaşması ortaklık ilişkilerinde etkin bir yapı oluşturmuştur. İlişkilerin yürütülmesi bakımından her türlü yetkiyle donatılmış olan  “Ortaklık Konseyi” iki tarafın Dışişleri bakanları düzeyinde toplanarak gerekli kararları alma yetkisine sahiptir. Bu kararlar gerek Türkiye, gerekse AET’ye üye devletler bakımından “bağlayıcı” niteliklidir. Diğer yandan Konsey, ortaklık ilişkilerinin daha sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile gerekli diğer  organları da kurabilecektir. Nitekim Ortaklık Konseyi  daha sonra almış olduğu kararlarla, TBMM ve Avrupa parlamentosu’ndan 18’er milletvekilinden oluşan 36 kişilik bir Karma Parlamento Komisyonu’nu uzmanlardan oluşan ve karar yetkisi olmayan bir Ortaklık Komitesi’ni ve Gümrük İşbirliği Komitesi’ni kurmuştur. Bu organlar Türkiye AET ilişkilerinin kurumsal yapısı içinde önemli yer tutmaktadır.

1959 yılında başlayan maceramız 2004 yılına geldiğimiz noktada bu gün geç kalınmış ta olsa hızla devam etmektedir.

1963 yılında Ankara Anlaşması’nın imzalanmasından bu yana  ilk defa bir AB Komisyon başkanı ülkemizi ziyaret etti.

Her ne kadar iç işlerinize karışmam dese de bizim iç işlerimizi ilgilendiren konularla ilgili duygusal yorumlar yapan Romano Prodi, Türkiye’nin yaptığı çalışmaları  olağan üstü güzel bulduğunu ve “Sadece  Türk yetkilileriyle değil, Türk halkı ile de yaptığım görüşmelerden çok mutlu ayrılıyorum. Derin dostluk duygularıyla  geri dönüyorum. Daha iyi olamazdı” dedi. Prodi’nin  bu düşüncelerini  komisyon başkanlığı  görevi sona erinceye kadar devam etmesini ve ülkemiz için güzel sonuçlar getirmesini diliyoruz.

                                                         AVRUPA BİRLİĞİ (2)

Günümüzde  aşama aşama  yürürlüğe konulmaya çalışılan ‘Avrupa  Bütünleşmesi’ hareketinin kökenleri ve bu yolda yapılan düşünce planındaki çalışmalar XIII. ve  XIV. Yüzyıllara  kadar inmektedir. Gerçekten bu yıllarda bazı düşünürler, yazarlar, bilim ve siyaset adamları, birbiri ile kıyasıya savaşan krallıkları, siyasi planda bir araya getirecek ve Avrupa Kıtası’nda kalıcı bir barışı sağlayacak çabalar içine girmişler ve amatör planda bazı örgüt modelleri geliştirmişlerdir. Pierre  Dubois, Dante, Emeric  Crucé, Abée de Saint, Jean Jacgues  Rousseau ve Immanuel  Kant bu çerçeve içinde, tarih boyunca Avrupa Birliği amacına yönelik  çalışmalar yürüten düşünür ve yazarların başında gelirler. Avrupa bütünleşmesinde  giden yolda ünlü yazar Victor  Hugo’nun da rolü büyüktür. Gerçekten  Hugo  1848 yılında yazdığı bir yapıtında  ilk kez Avrupa Birleşik Devletleri’nden açıkça söz etmiştir.

       Avrupa  Topluluğunun  Amaç ve İlkeleri

       Topluluğunun  amaç  ve ilkeleri toplulukları kuran antlaşmalarının   ‘önsöz’lerinde  açıkça belirtmiştir. Üç topluluktan ilki olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran Paris Antlaşması’nın önsözünde ayrıca bir politik değerlendirme yer almaktadır. Buna göre ; ‘Dünya barışı ancak onu tehdit eden tehlikelere karşı harcanacak yaratıcı çabalar sayesinde sağlanabilecektir.’ denilmekte ve ‘Uyumlu  bir Avrupa’nın uluslar arası medeniyet ve barışçı ilişkilerin korunması bakımından kaçınılmaz bir unsur’ olduğu da  vurgulanmaktadır.

         AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ve AAET (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu )’yi kuran antlaşmaların önsözünde de aynı paralelde hükümlere rastlanmaktadır. AET’yi kuran antlaşma ayrıca şu hususları gündeme getirmektedir:

-         Avrupa Halkları arasında giderek daha güçlü biçimde kurulacak   bir birliğin temellerini atmak ,

-         Avrupayı bölen engelleri kaldırarak ,ülkelerin ekonomik ve sosyal gelişimini sağlamak

-         Halkların yaşam düzeylerini ve çalışma koşullarını sürekli olarak iyileştirmek için çaba harcamak,    

-          Ticari ilişkilerde dengeyi ,özgür rekabette dürüstlügü sağlamak için var olan engelleri kaldırmak

-         Bölgeler arasındaki ekonomik dengesizlişkleri enaz indirilerek bu bölgelerin uyumlu kalkınması sağlamakla ekonomik büyünlüğü güçlendirmek

-          Ortak bir ticaret politakası sayesinde uluslar arası ticaretteki kısıtlamaları giderek kalkındırılmasına katkıda bulunmak

-          Avrupa ile deniz aşırı ülkeleri birbirine bağlayan dayanışmayı pekiştiren bu yörelerin birleşmiş milletler şartı’ndaki ilkelere uygun biçimde yaşama düzeylerini yükseltmek

-          Nihayet bu kaynakların bir araya getirilmesiyle barış ve özgürlüğün korunmasını sağlamak  kendi ülkelerini paylaşan öteki Avrupa halklarını çabalarına ortak etmeye çağırmak

-         İşte avrupa topluluklaerının kuruluş amaçları böylesıralanmakta Topluluklar bu amaçlara ulaşmak amacıyla bazı yöntemleri kabul etmiş ve uygulamaya koymuştur.Antlaşmalarda öngörülen koşullar içinde belli sıra ve sürelerde uygulanan bu yöntem ler şunlardır:

-          Üye devletler arasındaki gümrük vergileri ve eş etkili vergilerle miktar kısıtlamaları ve eş etkili diğer önlemlkeri ortadan kaldırmak

-          Üçüncü ülkelere karşı tek ve ortak bir gümrük tarifesini uygulamak ve ortak bir dış ticaret politakasını yürürlüğe koymak

-           Üye devletler arasında kişilerin hizmetlerin ve sermayenin özgür biçimde dolaşımını kısıtlayan engelleri kaldırmak

-          Ortak bir tarım politakasını yürürlüğe koymak

-          Ortak bir taşıma politakasını hayata geçirmek.

-          Pazarda özgür rekabetin bozulmamasını sağlayan düzenlemeleri uygulamaya koymak

-         Üye devletlerin ekonomik politikalarını iyileştirmek ve ödemeler dengesindeki zorlukları giderici önlemleri birlikte almak

-           Üye devletlerin ulusal mevzuatlarını ortak pazarın işlemesinin zorunlu kılacağı biçimde birbirlerine yaklaştırmak

-             İşçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesini sağlamak ve onların yaşam düzeylerinin yükseltilmesine katkıda bulunmak amacıyla bir AVRUPA SOYAL FONU kurmak

-           Yeni kaynaklar yaratmak ve toplulukların ekonomik gelişmesini kolaylaştırmak anmacıyla bir Avrupa Yatırım Bankası kurmak

-            Uluslar arası ticaretin geliştirilmesine katkıda bulunmak ve sosyal ekonomik kalkınma çabalarını birlikte yapmak amacıyla denizaşırı yurt ve ülkeleri Topluluklara ortak yapmaktadır

Bu politikaların orta ve uzun dönemde uygulanması sonucunda topluluklara üye  devletlerin ekonomik yapıları karşılıklı bağımlılık sonucunda o denli birbirleri ile bütünleşecek ki artık bir süre sonra istense bile çözülemeyecek yapıya ulaşacaktır.

Zaten istenen de bu tür bir bağımlılıktır. Bir başka deyişle kolay kolay çözülemeyecek olan bir ‘ekonomik kenetleşme’... Avrupa bütünleşmesinin teorik temeli olan 

‘Neofonksiyonalist yaklaşım’ın temel öngörüsü de budur. Ekonomik kentleşmeyi üst yapı olan “siyasal bütünleşme” izleyecektir. Bu bütünleşme Avrupa’nın bir çok siyasi liderinde anlamını bulan fedaral yada konfedaral yapıda bir “Avrupa Birleşik Devletleri” olacaktır.

AVRUPA TOPLULUĞUNUN TEMEL POLİTİKALARI 4

          Avrupa bütünleşmesi üye ülkelerin ekonomik yapılarını birbirine bağımlı kılmak için öngörülen ilk temel politikalar ‘”dört özgürlük’’ adı verilen malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermeyenin üye devletler arasında özgür biçimde dolaşmasını öngörmektedir. Bu dört özgürlükten birincisi;

Malların Serbest Dolaşımı Ve Gümrük Birliği

          Örgüt, bir üye devletten diğerine yapılan topluluk içi ticareti kısıtlayan gümrük vergilerinin ve eş etkili vergilerin tamamen kaldırıldığı ve üçüncü ülkelerle yapılan ticarete tek ve ortak bir gümrük tarifesi (OGT)’nin uygulandığı “gümrük birliği” üzerine kurulmuştur. Öte yandan, gümrük birliği ile  doğrudan ilintili olmamakla birlikte malların özgür biçimde dolaşımını sınırlayan miktar kısıtlamaları, kotalarının ve eş etkili diğer önlemlerin de üye devletler arasında kaldırılması zorunlu olmuştur.

          Gerek gümrük vergilerinin kaldırılması, gerek OGT’nin kabulü, gerekse miktar kısıtlamalarının kaldırılması (MKK) için topluluğu kuran Roma Anlaşması on iki yıllık bir geçiş dönemini öngörmüştür. Normal şartlar altında 1970 yılında dolması gereken bu dönem öngörülenden 8 yıl önce 1962 yılında, gümrük birliği bakımından ise öngörülenden 1,5 yıl önce 1968 yılında gerçekleşmiştir.

          Bunların yanında malların serbest dolaşımı ve gümrük birliği ile ilgili olmamakla beraber tarifi dışı engellerin kaldırılması da gerekli olmuş ve 1 Temmuz 1987 yılında yürürlüğe giren “Tek Avrupa Birliği’’ ile “Tek Pazar”ın kurulması ön görülmüş 1993 yılı başında buda hayata geçirilmiştir.

İkinci Özgürlük; Kişilerin Serbest Dolaşımı

          Gerek ücret karşılığı, işverene tabî olarak bir iş anlaşması ile çalışan işçilerin serbest dolaşımı, gerekse kendi nam ve hesabına ekonomik faaliyet gösteren avukat, doktor, dişçi, sigorta şirketleri gibi serbest meslek sahiplerinin bir başka üye devlete yerleşme hakkı Avrupa Topluluğu’nda aşamalı biçimde yürürlüğe konmuştur.

            12 yıllık geçiş dönemi sonrasında yürürlüğe konulan işçilerin serbest dolaşımı dört hakkı kapsamaktadır. 1) Bir başka üye ülkedeki açık işlere başvurma hakkı, 2)Bu işte çalışabilmek için bir üye devletten diğerine geçiş hakkı, 3) İşin yapıldığı ülkede oturma hakkı, 4) İş bittikten sonra veya işçi emekli olduktan sonra da o ülkede ömür boyu oturma hakkı. Günümüzde bu hakların  tamamı üye devlet vatandaşlarına tanınmış ve uyrukluk nedeniyle tüm farklılıklar ortadan kaldırılmıştır.

        Yerleşme hakkı ise  bir “genel program çerçevesinde 12 yıllık geçiş dönemi sonunda bazı meslekler için yürürlüğe konunmuş ancak’’  “avukatlık hizmetleri” gibi bazı meslek grupları için yerleşme hakkı tam olarak uygulanamamıştır,

        Üçüncü özgünlük;Hizmetlerin Serbest Dolaşımı

        Gerçek ve tüzel kişiler için geçerli olan bu hakkın uygulamaya geçirilmesi aynen serbest meslek sahiplerinin yerleşme hakkı gibi bir “genel program” çerçevesinde yapılmıştır. Bu iki özgünlük arasındaki fark yerleşme hakkının sürekli bir hak olmasına karşın, hizmetlerin serbest dolaşımı hakkının verilecek hizmetin süresi ile sınırlı olmasıdır. Hizmet tamamlandığında hizmeti veren, alan ya da bizzat hizmetin kendinin çıkış ülkesine geri dönmesi söz konusu olacaktır.

         Üç tür hizmet dolaşımı söz konusudur. 1. Hizmetin alıcısının ülke değiştirmesi (bir İtalyan hastanın Londra’ya gidip İngiliz cerrah tarafından kalp ameliyatı yapılması)  2. Hizmetin vericisinin ülke değiştirmesi (bir alman müteahhit firmanın İspanya’da bir otoyol ihalesi alarak bu ülkeye gitmesi ve taahhüt konusu işi  yapması)  3. Hizmetin kendisinin ülke değiştirmesi (bir Danimarka filminin vizyona girmek üzere Portekiz’e gönderilmesi). Her üç durumda da, hizmet alan, hizmet veren ya da bizzat hizmet tamamlandıktan sonra çıktığı ülkeye geri dönmektedir.

           Dördüncü Özgünlük; Sermayenin Serbest Dolaşımı

       Bir üye ülke yatırımcısının başka bir üye devlette doğrudan ya da dolaylı biçimde yatırım yapmasını kısıtlayan yerel mevzuat hükümleri de on iki yıllık geçiş dönemi sonunda kaldırılmış, ulusal yatırımcının bu konudaki hakları ne ise diğer üye ülke yatırımcısına da aynı haklar tanınmıştır. Bu politikanın amacı üye devletler arasındaki sermaye akışını özendirmektir. Yatırımcı kâr transferlerine istediği ülkeye, istediği para birimi ile yapabilecek, ulusal Merkez Bankaları bu transfer için her türlü kambiyo izinleri verecektir. Sermayenin serbest dolaşımı, üye devlet ulusal paralarının konvertibilitesini zorunlu kılmaktadır.

        Konvertibilite sorunu uzun yıllardır aşılmış olmakla birlikte, sadece sermayenin serbest dolaşımı için değil, Avrupa insanının daha rahat yaşaması için “Euro” adı altında bir para birimi kabul edilerek 1 Ocak 1999 tarihinden  itibaren “kendi para birimi” olarak, Avrupa insanın yaşamına girmiştir. Avrupa Para Birliği Politikası’nın uzantısında Frankfurt’ta kurulan Avrupa Merkez Banka’sı Euro’ya basmakla görevli olup “Euro” İngiltere, Danimarka, İsveç dışında tüm üye devlet paralarının yerini almış bulunmaktadır.

AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKALARI  (5)

 Avrupa Birliği’nin temel antlaşmaları çerçevesinde örgüt üçüncü ülkelerle;

1-Katılma,       

2-Ortaklık

3-Ticaret   antlaşmaları şeklinde ilişki modelleri geçiştirmiş durumdadır.

    Katılma Nasıl Olur?

Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelerle kurduğu bu ilişki modeli, Maastricht Antlaşması’nın “O”

maddesiyle değişik, Roma antlaşmasının 237. maddesinde öngörülmüştür. Söz konusu maddeye göre;

“Her Avrupa’lı devlet, Birlik üyesi olmayı isteyebilir. İstemini konseye yapar, Konseyde Komisyon’a danıştıktan ve kendisini oluşturan üyelerin mutlak çoğunluğu ile (Bu sayı son genişleme sonrasında 314’tür) karar alan Avrupa Parlamento’sunun olumlu görüşü sonrasında oy birliği ile karar verilir.”

 Önceleri uygulamada Avrupa Birliği’ne katılmanın 4 şartı vardır. Daha sonra “Kopenhag Kriterleri” adı altında bir dizi koşul daha kabul edilmiş ve bu şartlara uyum sağlayan ülkelerin tam üyeliğe aday olabileceklerini öngörülmüştür. Kopenhag Kriterleri öncesinde ilk 4 klasik şarta değinecek olursak; bu şartların sadece ikisi 237. maddede yer almaktadır. Bunlar “coğrafi ve hukuksal” koşullardır.

Gerçekten Birliğe tam üyelik başvurusunda bulunacak devletlerin kesinlikle Avrupa kıtasında yer alması gereklidir. (Coğrafi Koşul). Avrupa kıtasının etrafında yer alan “ada devletleri” de Avrupa’lı sayılmaktadırlar. Nitekim bir ada devleti olan İngiltere ve irlanda tam üye olarak kabul görmüş ve Kıbrıs Rus Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında) ve Malta’ya da tam üyeliğe aday ülke statüsü verilmiştir.

Tam üyelik başvurusu Avrupa Parlamentosu tarafından kendisine oluşturan üye sayısının bir fazlasıyla (Günümüzde bu sayı 314/626 dır.), bir başka deyişle, “mutlak çoğunlukla” uygun bulunmalı ve Konseyde ise, günümüzdeki sayısı ile 15 üye devletin olumlu oyunu alarak “oy birliğini” ni sağlamalıdır. (Hukuksal Koşul)

Diğer yandan, yukarıdaki maddede yazılmamış olsa bile, tam üyeliğin iki klasik koşulu daha vardır. Bunlar “politik” ve “ekonomik” içeriklidir. Politik açıdan  ele alındığında, AB’ne katılacak ülkelerin klasik anlamda “çoğulcu demokrasi” ile yönetilmesi gerekir. Bir başka deyişle, bünyesinde en az iki siyasal partinin (iktidar ve muhalefet) bulunduğu bir parlementer yapı, aday olacak ülke açısından zorunludur. Yine bu bağlamda, katılacak ülkenin gerek Birleşmiş Milletler, gerekse Avrupa Konseyi düzeyinde imzalanan sözleşmelerle güvence altına alınan “insan hak ve özgürlüklerine” en üst düzeyde saygı göstermesi gereklidir. AB zirve toplantılarında bu konuda alınan bir çok ilke kararı bulunmaktadır.

               AB’ne katılmanın “ekonomik” koşulu, ise günümüzde giderek daha esnek biçimde algılanmaktadır. İkinci genişleme öncesinde katılacak ülkelerin belirgin bir ekonomik kalkınmışlık düzeyi’ne sahip olmaları koşulu kesin olarak aranırken, daha sonra AB’ne katılan ülkelerin o denli gelişmiş olmamaları ekonomik koşulun günümüzde giderek önemini yitirdiğini göstermektedir.

Buna karşılık Kopenhag Kriterleri adı altında tam üyelik için bir seri koşulda gündeme gelmiştir.Bu koşullara da kısaca değinmekte yarar vardır. Tam üyelik başvurusu için öngörülen Kopenhag Kriterleri 4 başlık altında toplanabilir.

Birincisi; Çoğulcu demokrasi, insan hakları ve azınlık haklarına en ileri derecede saygılı olma,

İkincisi; İyi işleyen bir serbest piyasa ve özgür rekabet düzeyine dayalı bir ekonomik yapıya sahip olma,

Üçüncüsü; Avrupa Para Birliği ve Euro’ya uyum kapasitesine sahip olma,

Dördüncüsü; Aday ülkenin komşularıyla sınır sorunları bulunmaması.

Öte yandan, bu ölçütlere sahip Avrupa’lı devletlerin AB müktesebatına uyum kapasitesine sahip olmaları ve AB’nin yeni bir aday ülkeyi bünyesine alabilme ve sindirebilme gücüne sahip olması da gereklidir.Görüleceği gibi, “tam üyelik”, günümüzde oldukça zor kriterlere bağlanmıştır.

Katılmanın hukuki sonuçlarına bakıldığında katılan ülkenin AB’nin tüm ekonomik, sosyal ve hukuksal mevzuatına taraf olmak anlamına gelmektedir. “Birer uyum antlaşması niteliğinde olan Birlik Antlaşmaları”nda “fesih yetkisi” öngörülmemiş, örgütten çıkmayı öngören bir hüküm de yer almamıştır. Antlaşmalar genel olarak süresizdir. Bu genel kuralın istisnası ise “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Antlaşması” dır. Bu Antlaşma süresi 50 yıldır.

Tarihi gelişimi içinde AB 4 defa genişlemiştir. Bu genişlemelerle örgüte katılan ülkeler sırasıyla; İngiltere, İrlanda, Danimarka (1 Ocak 1973), Yunanistan (1 Ocak 1981), İspanya, Portekiz (1 Ocak 1986), Avusturya, İsveç, Filandiya (1 Ocak 1995)’dır.

AB ile ilgili diğer politikaları haftaya ele almak dileğiyle ... Yeni yılınızı kutlar 2004’ yılının esenlik ve mutluluk getirmesini dilerim.

 AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKALARI (6)

Avrupa komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen, Türkiye’ye yapacağı ziyaret öncesi umut mesajları verdi ve AB’ye üye olacak devlet sayısı konusunda; “Entegrasyonu kısa ya da uzun vadede 25, 27 belki de 28’e çıkaracağı sınırlarımızın içine çekeceğiz. Daha fazla Avrupa’ya gereksinimimiz olacak. Avrupa bir çekim merkezi olarak önde gitmeli” dedi.

Yine Günter Verheugen “Yeni yıl Avrupa için gerçekten tarihi olaylar getirecek. 1 Mayıs’ta merkezi ve doğu Avrupa, AB’ye katılacak. Böylece Avrupa’da kötü bir tarihsel dönem sona erecek ve yenisi başlayacak’’ dedi ve Verheugen Türkiye ile görüşmelerin geleceğine yönelik konuşurken de; ‘’21. yüzyılda batı demokrasisiyle islam dünyası arasındaki ilişkinin durumunu, çatışma ya da anlayış ve iletişim unsurlarından biri biçimleyeceğini’’ belirtmiştir.

Bu ifadelerin sonucunda Türkiye’nin AB’ye girme konusundaki gelişmelerin bizim birtakım Avrupa normlarına ulaşmamızın yanında yalnız Türkiye’nin batı demokrasileri ile ilişkilerinin de önem taşıdığı, İslam ülkelerinin Avrupa’lılarla iyi ilişkiler kurması, bölgede sorunlar çıkmasının bizi AB’ye yakınlaştıracağı anlaşılmaktadır.

Temenni ederim ki Hantington’un ‘’medeniyetler çatışması’’ teorisi gerçekleşmesin.

Bununla beraber AB’nin izlediği ortak politikalara değinelim.

ORTAK TARIM POLİTİKASI

AB’de bu politikanın yürürlüğe konulmasıyla birlikte, önemli ölçüde doğa koşullarına bağımlı olan tarım sektörü kontrol altına alınmış, FEOGA (Tarımsal Garanti ve Yönlendirme Avrupa Fonu) adı verilen fon sayesinde bu sektörde çalışan çiftçilerin gelir düzeyleri garanti altına alınmıştır. Tarımsal Ürünler Ortak Oranizasyonu ile sektörleri birçok tarımsal ürün  bakımından rekabet düzeni yerine korumacılık ilkesi devreye sokulmuştur.

ORTAK TİCARET POLİTİKASI

          Bu politika ile üye devletlerin 12 yıllık geçiş dönemi sonrasında üçünçü ülkelerle ticaret antlaşmaları yapmaları yasaklanmış ve bu tür antlaşmaların tüm üye devletleri bağlayacak biçimdi Avrupa Komisyonu tarafından yapılması ilkesi kabul edilmiştir.
ORTAK TAŞIMA POLİTİKASI

        Bu politika ile üye devletlerde uygulamamda bulunan farklı taşıma kuralları tüm üye devletler bakımından zorunlu hale getirilmiştir.                         

ORTAK VERGİ POLİTİKASI   

Bu politika ile üye devletlerde uygulanan farklı iç vergi uygulamaları kaldırılmış ve KDV uygulamaları tüm üye devletlerde bu ülkelerin iç mali politikaları çerçevesinde gerekli olan oranlarla yürürlüğe konulmuştur. KDV oranları arasındaki makas kimi sorunların doğmasına  neden olmuş ve “tek Pazar”ın yürürlüğe girmesiyle birlikte KDV oranları arasındaki farklar en aza indirilmiştir.

              ORTAK AZ GELİŞMİŞ YÖNLER POLİTİKASI

            Bu politika ile üye devletlerin az gelişmiş yörelerine, kurulan fandan[FEDER] kaynak aktararak
Bu yörelerin ekonomik gelişmişliklerini sağlamakta ve bölgeler arası dengeyi oluşturmaktadır.

               ORTAK ÇEVRE POLİTİKASI

Özellikle son yıllarda önemli bir aşama kaydeden ‘’çevre bilinci’’ nin ön plana çıkmasıyla gündeme gelmiş ve Roma antlaşmasının Tek Avrupa Senedi ile 1 Temmuz 1987 yılında değiştirilmesiyle uygulamaya konulmuştur.Sanayi toplumlarının en büyük sorunu olan çevre kirliliğini önlemek ve doğanın bu üretimden etkilenmesini önlemeye yönelik düzenlemeler yapılmıştır.

             ORTAK REKABET KURALLARI;

Roma Antlaşmasının ünlü 85 ve 86. maddeleri ile serbest rekabeti bozucu nitelikte olan ticari işletmeler arasındaki antlaşma ve uygulamalar ile piyasada hakim durumum kötüye kullanılması yasaklanmış ve bu yasağa uymayan firmalar Adalet Divanı kararı ile yaptırımlara mahkum edilmiştir.

             ULUSAL MEVZUATLARIN YAKLAŞTIRILMASI;

Bu uygulama ile kimi farklılıklar gösteren üye ülke mevzuatları olabildiği ölçüde birbirine yaklaştırılmıştır. Ancak bu uygulama ile ülke mevzuatlarının aynı olması anlamına gelmemektedir.

Bu ortak politikalara Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle yeni ve son derece önemli politikalar eklenmiştir. Ortak dış politika ve parasal birlik, üye ülkeler, idari ve yargı birimleri arasında eşgüdüm, Avrupa vatandaşlığı gibi konuları da ortak politikalara eklemek gerekir.

Saydığımız ortak politikaların uygulamaya konulmasının amacı, belirttiğimiz gibi üye devletlerin ekonomik, sosyal ve hukuksal yapılarını birbirine yaklaştırmak, birlikte davranmalarını sağlamak ve ekonomik bütünleşmeyi gerçekleştirmektir. Siyasal bütünleşme, bir başka deyişle Avrupa Birleşik Devletleri, ekonomik bütünleşmenin sonrasında gündeme gelebilecektir

YAZILAR   SAYFASI