JAPONYA VE BATI

JAPONYA VE BATI

Japonya'nın modern tarihi uluslararası çevredeki bir ülkenin öyküsüdür. Japonya ile Batı dünyası arasında 1850'lerde başlayan etkin bağlantılar her ikisi için de önemli olmuştur. Japonya'nın yakın tarihine ilişkin herhangi bir tartışma için onun dünya düzeni içindeki yerinin önemi, uygun bir başlama noktası olacaktır. Japonya'nın coğrafi uzaklığı önceleri komşularıyla bile temaslarının asgariye inmesine neden olmuştu; yalnızca 150 yıl önce Japonya dünyanın en soyutlanmış ülkelerinden biriydi. Soyutlanma mirası temel önemini korumaktadır. Japon toplumu çok özel bir tarihsel gelişim bağlamında anlaşılması gereken özel yönlerini geliştirmiş ve derin bir eşsizlik duygusu, ayrılık ve soyutlanma temel unsur haline gelmiştir. Soyutlanmadan uzaklaşma değişimi farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Japonya kendini, uluslararası anlaşmalarını görüşüp ayarlayarak daha kozmopolit bir bakış açısı sağlamak için, içerdeki öncelikleri ve kaygıyı geniş uluslararası düzenin talepleriyle dengeleyen diğer birçok ulustan biri olarak mı, yoksa Batının tekniğini, kendi kültürel eşsizliğinin ve toplumsal düzeninin temel değişmezlik duygusunu koruyup güçlendirerek alan ve ne olacağı kestirilemeyen düşman dünyada ayakta kalabilmek için soyutlanmanın daha kurnaz bir biçimindeki ham ve artık geçerli olmayan yapay bir değişim içinde mi tanımlıyordu? Henüz dağılmayan bu muğlâklık hem uluslararası toplumlar hem de Japonya'nın kendisi için sınırsız bir önem taşımaktadır.

Japonya 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başları arasında Avrupa ile temas kurduğu kısa bir dönem yaşadı, ancak 1639'da Japonya yönetimi, Tokugava (Edo) Bakufu, Batı ile tüm teması fiilen kesti. Buradaki temel güdü, ticari temaslardan soyutlanmasının mümkün olmadığı artık netleşen Hıristiyanlığın potansiyel yıkıcı etkisinin dışında kalmak arzusuydu. Dış temaslar politik istikrara yönelik bir tehdit olarak görüldü. Daha önceki Hollanda, İngiltere, İspanya ve Portekiz ilişkilerinden, 200 yılı aşkın bir süre tek resmi Avrupa varlığı olarak kalan, Nagazaki'deki Deşima adasıyla sınırlı küçük bir Hollanda ticaret merkeziydi. Japon yurttaşların Avrupalılarla bireysel temasları kesildi ve Batı düşüncesini taşıyabilecek her türlü kitabın, sanat eserinin ithali yasaklandı. Japonların dışarıya seyahat etmeleri engellendi. Bu 'inziva' her zaman yetkililerin tam da arzuladığı gibi olmadı. Batının bilimsel gelişmelere ait bazı bilgileri Nagazaki'de üslenmiş 'Hollandalı bilim adamları' arasına sızdı. 1720 yılında yabancı kitap yasağı kalktı ve 18. yüzyılın sonlarında yabancı temsilcilerle bir dizi görüşme olunca inzivanın uzun zaman sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Bu ihlallere karşın Japonya esasen, 200 yılı aşkın bir süre tamamen yalıtılmışlık içinde gelişti. Japonya inziva döneminde, Çin ve Hollanda ile kurduğu seyrek ilişkilere karşın sonuçta uluslararası çevreyle temas kurmak zorunda kaldığında, Batının, entelektüel, ekonomik, bilimsel, teknolojik ve kültürel gelişmelerinden neredeyse tümden uzak kalmıştı.

Japonya bu süre içinde kuşkusuz boş durmadı, ancak kaydedilen önemli ilerlemeler Batı fikirlerinden ya da modellerinden etkilenmedi. Bunun altında yakın Japon tarihine egemen olan temel bölünmüşlüğün kökleri yatmaktadır. 'Yerli' ve 'Batılı' düşünce ve davranış modellerinin eşzamanlı varlığı keskin bir kültürel zıtlaşmaya neden oldu. Son 150 yıldaki Japon değişim girişimleri hem taklit hem türevsel olarak gerçekleşti, ancak buna yerli özelliklerin bilinçli bilinçsiz hatırlanması ve geleneksel Japon vasıflarının 'taklidi' ile, özgünlüğe ilişkin gerçekçi yaklaşım eşlik etti. İki kültürel gelenek arasındaki uyum çoğu kez başarılmış olsa da zıtlaşmalar da gerginliği kışkırttı. Uzlaşmalar kimi zaman olanaksızlaştı ve Japon toplumu içindeki sıkıntılarla sonuçlandı. Yerli kültür ile Batı kültürleri arasındaki aralıksız sürecek bu uyumsuzluk, Japonya'nın 1850'lerde Batı'yla ilişkilere yeniden başlamaya zorlanmasından bile önce, iç siyasal aktörlerin savlarıyla öne sürüldü. Görüş yelpazesinin bir ucunda yabancılarla ilişkileri ahlaki ve siyasi felaket olarak düşünen yabancı düşmanı inzivacılar, diğer ucunda da Batı teknolojisinden bir ölçüde haberdar olan, Japonya'yı Çin gibi Batı'ya direnecek askeri güçten uzak olarak gören ve Batı kültüründen öğrenilecek çok şey olduğuna inananlar vardı.

Tokugava dönemindeki ekonomik ve toplumsal değişimler siyasal sistem üzerinde ciddi zorlanmalar yarattı, ancak Japonya'nın Asya'daki yabancı gelişmesine yönelik büyüyen ilgisine karşın inziva, çoğunluk için imanın şartı olarak kaldı. Batılı ulusların 1790'lardan itibaren Japon soyutlanmasına nüfuz etmeye yönelik nadir girişimlerinin tümü püskürtüldü. 1840lı yıllarda resmi ilişkiler arttı, ancak fazla baskı uygulanamadı. Bununla birlikte Amerika'nın batısının yerleşime açılması ve Pasifik'te ABD'nin gelişen balıkçılık ve taşımacılık faaliyetlerinin gelişmesi sonucu Amerika'nın Doğu Asya'ya duyduğu ilginin artması daha kararlı bir eylemi doğurdu. Birleşik Devletler tarafından Japonya ile ilişkileri başlatmak üzere resmen görevlendirilen Komodor Matthew Perry, 1853 Haziranında dört gemiden oluşan küçük bir filoyla Tokyo Körfezinin güney ucundaki Uraga'ya ulaştı. Perry, Japonların sorun çıkaran yabancıları oyalamanın geleneksel bir yolu olan Nagazaki'ye girme önerisini reddetti ve Birleşik Devletler gemilerinin gereksinimlerinin karşılanmasını, Amerikalı denizcilerin kazalarıyla ilgilenilmesini ve resmi ilişkilerin geliştirilmesini içeren bir anlaşma talep eden etkili bir ültimatom sundu. Ayrılmadan önce cevabı almak için gelecek ilkbaharda daha büyük bir filo ile döneceğini bildirdi. Talepler Japon yönetici sınıfını kaosa sürükledi. Edo Bakufu'nun siyasi kararlar üzerinde 250 yıllık bir hâkimiyeti olmuştu. Bu, Perry'nin gelmesiyle başlayan krizin üstesinden gelemeyeceğinin açık bir itirafıydı. Dış ilişkiler, şimdi yabancı taleplerine karşı koymaktaki yetersizliği büsbütün açığa çıkan Tokugava'nın nihai düşüşünün temel unsuru haline gelmişti.

1854 baharında Perry dokuz gemilik daha büyük bir donanmayla döndü ve Bakufu, Hakodate (Hokaido'da) ve Şimoda'nın sığınma limanları olarak açılmasına, gemicilerin dönüşlerine izin verilmesine ve daha sonraki bir tarihte konsoloslar atanmasına ilişkin bir anlaşmaya vardı. Ticaret konulan sonraya bırakıldı. Çok geçmeden Rusya ve İngiltere benzer anlaşmalar yaptılar. Tam ticari ilişkiler kurulması için yoğun baskılar uygulandı. I856'da ilk Amerikan konsolosu Townsend Harris Japonya'ya ulaştı ve büyük ölçüde konuya asılması ve İngiltere’yi şeytan gibi kullanmasıyla 1858 Haziranında ABD-Japonya Dostluk ve Ticaret Anlaşması sonuçlandırıldı. (Limanları yabancı gemilere açan Çin sistemi örnek alındı). Bu, o yıl Batılı güçlerle yapılan ve sonuçlandırdıkları dönemin ardından Ansei Anlaşmaları olarak bilinen birçok anlaşmanın ilkiydi. Eşitsizlik bu anlaşmaların temelini oluşturduğundan 'eşitsiz” anlaşmalar olarak da gösterildiler. Diplomatik temsilciler Edo'da kalıyordu ve ticaret resmi müdahalelerden muaftı. Birçok başka liman da gelecek yıllarda açılacaktı. Japonya'ya girmesine izin verilen tüccarların yerleşmeleri ve onlara açılan alanlar sınırlandırılıyor, ancak ülke kanunlarının dışında tutulmanın ayrıcalığını taşıyorlardı, örneğin Japon yasalarına muhatap değillerdi, ancak herhangi bir kötü davranış ya da sorun olduğunda (buna ilgili Japonlar da dahildi), davalara oradaki konsolosun başkanlık ettiği bir mahkeme bakıyordu. Sonraki anlaşmalar vergileri Japonya'ya giren malların kıymeti üzerinden yüzde 5'lik gibi düşük bir orana bağladı ve “en fazla müsaadeye mazhar ülke” maddesi her ülkeye yayıldı ve yeni haklar güvence altına alındı. Bu yüzden Japonya'daki Batılılar fiilen Japonların denetimi dışında kaldılar. Japonlar için Batılıların yararlandığı bu hakların dışarıda karşılığı yoktu. Bu durum Japonların ekonomik, sosyal, yasal ve siyasal ölçütlerde geri kalmış olmaları ileri sürülerek savunuluyordu.

Böylece Japonya'nın Batıya açılma koşulları apaçık eşitsiz olan anlaşmalar nedeniyle, ayrılık duygusu ve güven ihtiyacını azaltmaktan çok güçlendirmiş oldu. Kabul edildiği gibi Batılı hevesleri karşısında Japonların tepkisinin sonucu Japonya'nın bir Avrupa sömürgesi olmasını engellemek ya da Çin'in başına geldiği gibi egemenliğin zarar görmesine katlanmak olacaktı. Bununla birlikte, Japonya'nın üstün gücün tehditlerinden şiddetle incinmesi, Batı standartları ve modellerine uymaması nedeniyle ikinci sınıf görülmesinden kaynaklanan gücenme ve diğer ulusların her türlü özel durumdan kazanılacak avantajlarını doruğa çıkarmak için 'adaletsiz' biçimde hazırlanmalarının algılanması Japonya'yı Büyük Güçler olarak bilinenlerle eşit statü kazanmaya, ya da gerçekten onları geçmeye azmettirdi. Japonya'nın ekonomik ve askeri olarak yaralanabilmesi ve büyük gücün tahakkümüne karşı koyacak dış destekten yoksunluğu, köklerini ulusal mitten alan, inziva döneminde büyüyen ve Japonya ve Batı arasındaki kültür bölünmesinden güçlenen ulusal “ayrılık” duygusunu güçlendirdi. Bu ulusal incinmeyi ve diğer uluslara olan bağımlılığı ortadan kaldırmak baş hedef oldu ve böylesine mecbur olunan bir hedef şu ya da bu şekilde başarıldı. Bütün önemli anlaşma ve diplomatik faaliyetler ancak 'kendi tatminine' yönelik olduğunda gerçekleştirilecek bir taktik içinde ele alındı.

Ansei Anlaşmalarından sonraki ilk on yıl, direnecek gücü olmayan Japonya'nın Batı müdahalesine karşı artçı güçlerin hazırlığı ile geçti, ilk yabancı yerleşimler zaman zaman yabancı-karşıtı unsurların fiziksel saldırılarına maruz kalıyor ve yabancı-karşıtlığı Bakufu'nun siyasal sıkıntısını artırmak için düşmanlarca kullanılmaya devam ediyordu. Yönetici elitin büyük çoğunluğu Batı temaslarının kaçınılmaz olduğunun ve sadece edilgen biçimde buna katlanmak yerine Japonya'nın lehine çevirmek gerektiğinin giderek farkına varıyordu. Batı hakkında bazı bilgilerin öğrenilmesi ve bazı bireysel dış seyahatler özendirildi. Batı becerilerini Japonya'yı güçlendirmek için kullanmak 'Batı teknolojisi, Japon değerleri' sloganı ile özetlenen ve çoğunluk tarafından desteklenen bir eylem biçimine dönüştü. Yenilenen dış ilişkilerin etkisi bu yıllarda ekonomik ve siyasal olarak büyük önem kazanırken, ülkede büyüyen iktidar mücadelesi dış ilişkiler konusunun uzun döneme yönelik olarak kalıcı biçimde tasarlanmasına ilişkin girişimleri erteledi. 1868'de yeni yönetimin iktidarını güçlendirmesiyle dikkatler tekrar bu konuya taşındı.

Yeni yönetimin ilk düşüncesi anlaşmaları gözden geçirmeye girişmek oldu. Bazı hükümetlere başvuruldu ve 1871'de üst düzey bir delegasyon kalıcı görüşmeler yapmak umuduyla Avrupa ve Amerika'ya gönderildi. Bir saray soylusu olan Prens Ivakura Tomomi önderliğindeki heyette Restorasyon'un iki büyük mimarı Ökubo Toşimiçi ile Kido Köin ve Meici döneminin yönetim oligarşisine önemli ölçüde hâkim olan İtö Hirobumi vardı. Her yerde kendilerine, anlaşmaları gözden geçirme görüşmelerinin erken olduğu söylendi.

Buna rağmen gezinin yararlı sonuçları oldu. Batının ne kadar uzak ve birçok açıdan Japonya'nın ne kadar önünde olduğuna şaşırarak, Amerika ve Avrupa uluslarının uygarlıklarını kapsamlı olarak gözlemlediler. 1873'te Japonya'ya döndüklerinde 'eşitsiz' anlaşmaların kaldırılmasına dayalı bir strateji uygulamanın ancak Japonya'yı Batının önemli gördüğü -yasal sistem, siyasal yapı, ekonomik yasalar ve genel 'kültür' ve 'uygarlık' düzeyi- standartlarına taşımakla başarılabileceğini anladılar, içerdeki reformun her türlü uluslararası güç düşüncesinin önüne alınması gerekmişti. Batı ile yarışmak Batının kendi koşullarına mahkûmdu.

Bu anlayışın sonucu Batı çizgilerinde yoğun bir değişim programı oldu. Restorasyon'dan önce değişimler parça parça ele alınmıştı. Son Şoğun Tokugava Keiki (Yoşinobu), Fransız temsilci Leon Roches nezaretinde deneme reformları başlatmıştı. Birçok beylik benzer biçimde davranmıştı. Ivakura Heyeti'nin seyahatinden önce Meici yönetimi de daha çok Tokugava zamanında hüküm süren toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemi parçalamaya dayalı, sınırlı bir değişim programı başlatmıştı. 1873 sonrası programı eski düzeni yok etmekten çok öte iş gördü. Bu programın ayrıntıları bu kitabın başka bölümlerinde derinliğine yer almaktadır. Burada konunun kapsamını ve ele alınma ölçeğini belirtmek yeterli olacak. Siyasal kurumlardaki değişim, 1885'ten sonra kabine hükümeti, 1889 Şubatında bir anayasanın resmen ilan edilmesi ve 1890'da seçilmişlerin meclisinin açılmasıyla doruğa ulaştı. Meici döneminin gelişigüzel bürokrasisi resmi bürokratik hiyerarşi içinde yeniden örgütlendi ve giriş sınava bağlandı. Yasal sistemdeki köklü reform, medeni yasanın ve ceza yasasının Avrupa çizgilerini ve Avrupa tarzı yasal prosedürleri model alacak biçimde yürütülmesini getirdi. Yeni bir devlet eğitim sistemi, meslek eğitimi ve yüksek eğitimin yanında evrensel temel eğitimi sağladı. Batı tarzı güçlü silahlı kuvvetler oluşturuldu. Modern bir devletin altyapısı -örneğin, ulaşım, posta, bankalar- yaratıldı ve girişimlerin karşılanmasına yardımcı olmak için modern sanayi sektörü ve ihracatın hızlandırılmasına yönelik birçok yöntem kullanıldı. Bu değişimin esası yüzyılın dönümünde temel olarak tamamlanmıştı. Bunun arkasındaki itici güç, büyük ölçüde, neredeyse yüzyılın sonuna kadar Japonya'nın diplomatik faaliyetlerine hâkim olan “eşitsiz” anlaşmalardan kurtulma arzusuydu.

Değişimin yürütülmesinde tek bir ülke model alınmadı. Önemli ölçüde derleme yapıldı. Japonya'nın konumuna en uygun Batı modeli veya özelliklerini bulmak için çaba harcandı. Örneğin, diğer alanlarda çok benzerleri kopya edilenler Amerikan, Hollanda, İngiliz ya da Fransız sistemleri olabilirken anayasa konusunda en etkilisi Alman modeliydi. Ya da saflığını koruyan bir Batı modelinin Japonya'da uygulanmasında herhangi bir sorun yoktu. Batı uygulamaları ve düşünceleri -Batılılaşma süreçlerinin çok revaçta olduğu dönemlerde bile- Japon gerçeğine uydurulmak için değiştirildi. Japon geleneğinin öneminin vurgulanmasına devam edildi. Japon geleneğinin gerçek ve farazi unsurları -ya da bu geleneklerin taklitleri- sadece milli duygu ve çabalarda yoğunlaşmaya hizmet etmedi, yabancı kültürel baskı ve kültürel tehdide, ekonomik ve siyasal emperyalizme karşın Japon şeylerin' öneminin devamlı öne sürülmesi de özsaygı unsurunun korunmasına yardımcı oldu.

Değişim programının benimsenmesi Batı ile ilişkilerin hızlanmasına ve derinleşmesine neden oldu. İlişkiler sadece diplomatik alanı değil, ekonomik, kültürel, toplumsal ve askeri çıkarlar yelpazesini kapsadığından, dostlukla birlikte çekişme alanı da büyüdü, ilişkilerin açılması önemli ölçüde büyük güçlerin Asya'daki çıkarları doğrultusunda dikte ettirilmişti, ancak şimdi işler çok daha karmaşık hale gelmişti; dış temaslara karşı Japonya'nın ekonomik zorunlulukları gibi, Japon ordusunun büyümesi ve milli duygunun ortaya çıkışı unsurları da hesaba alınmak zorunda kalınmıştı. Eşitsiz anlaşmalar bu büyüyen karmaşayı öngörmemişti, ancak bütün başarısına karşın Japonların Batı emellerinin hayırseverliğine ilişkin güven tazelemesine yetmeyen anlaşmaların yeniden gözden geçirilme görüşmeleri sürecinde yansımasını buldu.

1880'lerin ortasından sonra Japonya yönetimi eşitsiz anlaşmaların düzeltilmesine ilişkin görüşmelerin yeniden açılabileceğini düşündü. Zaten bazı küçük başarılar elde edilmişti; örneğin 1880'den sonra yabancılar kendi posta hizmetlerini Japonya'ya havale etmeyi kabul etmişti. 1885 ile 1887 arasında 'Batılılaşmanın' hızlı savunucusu Dışişleri Bakanı Inoue Kaoru Batılı güçlerle görüşmeler yaptı. Inoue yasal sistemin onaylanan çizgilerde Batılılaşmasını, Japonların dışındakileri ilgilendiren davalarda yabancı yargıç bulunmasını ve gümrük özerkliği kazanılmadan gümrüklerin yükseltilmesini sağlayan bir anlaşmaya vardı. Anlaşma dışarı sızdı ve İnoue 1887 Haziranında istifa etmek zorunda kaldı. Onun yerine Anayasa mahkemesine yabancı yargıçların dahil edilmesini kısıtlamayı tekrar görüşen Okuma Şigenobu geçti; yeni yasa maddelerindeki yabancı onayından da vazgeçildi. Bu anlaşmaya da şiddetle karşı çıkıldı ve 1889 yılında Okuma'ya yapılan ve bir bacağını kaybettiği bombalı saldırının temel nedeni oldu. Anlaşma düzeltme önerilerine duyulan düşmanlığın derecesi büyük ölçüde, yasal sisteme istenmeyen Batı müdahalesinin Japonlar için onur kırıcı bir durum olduğu düşüncesinden kaynaklandı; ancak Batılılaşma her bakımdan çok yol almıştı. Çok az kişi, antidemokratik bir rejime uluslararası onay verildiği için, önerilere karşı çıkıyordu. Oysa, özellikle sesi yükselen milliyetçi unsurlar vardı ve geniş ölçüde desteğe sahiptiler. Japonya'nın yabancı hukuk danışmanları bile bu anlaşmalara muhalefet etmişlerdi ve dolayısıyla girişimler sonuçsuz kalmıştı.

Japonya'nın yasal ve siyasal sistemi giderek Batı modellerini geçerli kıldığından, yabancı yönetimlerin kendi vatandaşlarını Japon yargısına havale etmeyi reddetmeleri gittikçe güçleşiyordu. Japonların meşru egemenlik hakları olarak kabul ettikleri hakların teslimindeki gecikme gerçek bir tek taraflı fesih tehlikesini getirdi. Japonya'daki yabancıların çoğu, avantajlı konumlarına ilişkin herhangi bir değişikliğe karşı vaveyla kopardılar, ancak bölgedeki ve yurtlarındaki hükümet temsilcileri nezdinde, görüşleri ağırlığını giderek kaybetti. 1894 yazında diğer bir dışişleri bakanı Mutsu Munemitsu, İngiltere ile yeni bir görüşme dönemi başlattı ve İngiliz-Japon Ticaret ve Denizcilik Anlaşmasında başarılı bir sonuca ulaştı. Bu anlaşma çerçevesinde Japonya'daki İngiliz vatandaşları 1899 yılından sonra yürürlükteki Japon yasalarına tabi olacaklardı. Gümrük konusu ayrıca ele alındı ve daha sonra bir gümrük kongresi düzenlendi, ancak gümrük özerkliği 1911 yılına kadar kazanılamadı. Diğer güçler İngiltere’nin peşinden yeni anlaşmalar düzenledi.

Japonya şimdi en azından teoride Batılı güçlerle eşitti. Ancak çok geçmeden yasal eşitliğin yetersizliği çok açık biçimde ortaya çıktı; güç kullanma yeteneği, sadece nüfuzun değil eşitliğin gerçek olup olmadığının da göstergesiydi. Japonya'ya çok büyük tesiri olacak bu yararlı dersi Rusya verecekti.

Japonya ile sınırlarını paylaşan tek Batılı güç olan Çarlık Rusyası ile Japonya'nın ilişkileri Japonya bir tehdit arz etmeyecek kadar güçsüz olduğunda nispeten dostçaydı. 1850'lerin anlaşmalarından önce bile nadir temaslar olmuştu ve daha sonraki ilişkiler de diğer güçlerle olduğu gibi bir eşitsizlik temeli üzerinde gelişmişti. 1875 Mayısında Japonya'nın kuzeydoğudan Hokkaido kıyısına uzanan Kuril Takım Adalarının karşılığında Rusya'nın Sahalın adası üzerindeki egemenliğini kabul etmesiyle bir anlaşmaya varılmıştı. Ancak 1880'lerin sonuna doğru Japonya'nın Asya anakarası üzerindeki çıkarları artmıştı ve Kore ile Mançurya'da hak iddiasına yönelik saldırılarının onu doğrudan, genişlemekte olan Rusya imparatorluğuyla bir çatışmanın cine atma tehlikesi vardı. Her iki ülke de Kuzeydoğu Asya'nın bu bölgelerinde ulusal güvenlik için fevkalade çıkarlan, sosyal ve ekonomik hakları olduğu iddiasındaydı. Her iki ülkede aynı bölgede nüfuzunu genişletmek arzusundaydı.

1894'te Kore üzerindeki hak ve çıkarlar nedeniyle Japonya ile Çin arasında savaş patlak verdi. Japonya’nın modern biçimde yenilenmiş silahlı kuvvetleri ses getiren bir zafer elde etti. Koşulları Çin'e zorla kabul ettirilen barış anlaşması sadece ağır bir tazminatı değil, Formoza (Tayan), Pescador Adaları ve Kore'nin batısındaki Mançurya kıyılarına uzanan Liaodong Yarımadasının da Japonya'ya verilmesini gerektirdi. Savaş, Japonya'nın ilk sömürgeleri-i elde ettiğini gösterirken Doğu Asya meselelerinde hesaba katılması gereken bir güç olduğunu da gösterdi. Genellilikle bir Çin zaferini bekleyen Batılılar Japonya'nın açık üstünlüğü karşısında şaşkınlığa uğradı. Avrupa ve Amerika için ilk kez ciddi bir beyaz olmayan rakip olasılığı doğdu.

Bu yıllarda Alman imparator II. Wilhelm, Japonların önderliğinde Avrupa'yı istila edip medeniyeti harap edecek milyonlarca Çinli fikrîni, 'sarı tehlike' teorisini dile getirdi. Çin herhangi bir yeri istila edecek bir devlet olmaktan uzaktı, ancak hortlak uy andırılmış ti ve Batı beyaz olmayan bir imparatorluk gücünün varlığına dikkat etmek zorundaydı.

Ancak Japonların savaş kazanımları itirazsız kalmadı. Rusya, Mançurya ve Kuzey Çin'de nüfuzunu yayması için bir eşik olacak Liaodong Yarımadasının Japonlara bırakılmasına şiddetle karşıydı. Nisan 1895'te bir hafta içinde bir barış anlaşmasının imzalanmasıyla Rusya,  Almanya ve Fransa Üçlü Müdahale olarak bilinen güç birliğine gitmişlerdi. Üçlü güç Pekin'i tehlikeye atacak ve Kore'nin bağımsızlığının ortadan kaldırılmasına neden olacak Liaodong kararından vazgeçmesi için Japonya'ya bir ültimatom verdi. Ültimatomda askeri güç kullanılacağı İfadesi de yer aldı. Japonya diplomatik destek arayışına girdi, ancak İngiltere’den de Amerika'dan da bir ses çıkmadı. Japonya, Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen Rusya ile çatışmaya girecek bir konumda değildi. Ültimatomu kabul etmek zorunda kalmasının dışında Çin’in ödeyemeyeceği 30 milyon tael tazminatı da üstlendi.

Bu üçlü müdahale, savaşta haklı olarak kazandığı ayrıcalıkları diğer güçler tarafından onaylanmaması nedeniyle elinde tutamamanın acısını taşıyan Japonya'ya incitici bir miras olarak kaldı. Bu uzun süren incinme Liaodong Yarımadasının kendisinden de önemliydi. Bu durum, Japonların askeri olarak çok fazla örselenebileceğine ve güçlü ve bağımsız bir devlet olarak ayakta kalınanın tek yolunun kendi askeri kapasitelerini güçlendirmekten geçtiğine olan inancını iyice güçlendirdi. Bu içerleme 1898 yılından sonra Çin karpuzunun, dilimlenme savaşının bir parçası olarak Rusya'nın Liaodong Yarımadasının güney ucunu 25 yıllığına kiralaması ile daha da arttı. Japonya'nın Rusya'yı durduracak gücü yoktu.

Rus-Japon çatışması tehdidi [20.] yüzyılın dönemecinde arttı. Çin zaferiyle doğrulan Japonya, silahlı kuvvetlerini genişletmek için büyük çaba ve para sarf etti. Rusya Sibirya Demiryolunu tamamlamak için uğraştı ve bu demiryolunun 1903'te trafiğe açılmasıyla bölgeye asker sevkıyatı kolaylaştı. 1898'den sonra 'Kore'ye karşılık Mançurya' konusunda iki güç arasındaki gerilimi giderme çabası ile bir dizi anlaşma yapıldı. Japonya Kore'de üstünlük sağlarken Rusya Mançurya'da egemen olacaktı. Gerçi Rusya'nın Kore çıkarlarını akıldan çıkarmadan, Mançurya'yı denetim altına alma gayreti çoğu Japon için kabul edilemez bir durumdu. 1900 Boxer isyanı sırasında Pekin'in sekiz ülke tarafından işgal edilmesinin ardından, Rusya Mançurya'nın önemli bir bölümünü işgal ederek, Çin'den tamamen çekilmeye yanaşmadı. Japonya ve diğer ulusların ültimatomu ve temsilcileri dikkate alınmadı ve Rusya'nın Mançurya'yı böylece işgali doğrudan bir Rus-Japon çatışmasının nedeni oldu. Çatışmanın derinlerdeki daha köklü nedenleri iki gücün çıkarlarını ve nüfuzlarını aynı bölgede genişletme telaşında yatıyordu.

Japonya yıllarca Rusya ile bir çatışma beklentisi içinde silahlı kuvvetlerini geliştirmişti, ancak çoğunluk yine de sorunların dostane biçimde çözülebileceğini umuyordu. Deneyimli devlet adamı Itö Hirobumi tarafından bölgesel çözüme ulaşılacak bir yaklaşımla Rusya ile ittifak yapmayı savunan yabana atılmayacak bir görüş öne sürüldü. Rusya'ya karşı yaygın bir güvensizlik vardı, yine de olası bir ittifak için İngiltere İle tartışmalar 1901 yılı içinde devam etti, İngiltere bu yakınlaşmalara açıktı; Japonya ile ittifak, Kuzeydoğu Asya'nın bir Rus-Japon paylaşımından kaçınarak ve Çin'deki anlaşma sistemini koruyarak, Rusya'nın Doğudaki yayılmacılığını sınırlamanın bir aracı olarak görünüyordu.

İngiliz-Japon ittifakı 1902 Ocak ayında gerçekleştirildi, ittifak Japonların Kore'deki üstün çıkarlarım tanıdı. Ancak anlaşmadaki asıl önemli unsura göre, ittifakın taraflarından birisi bir diğer ülke ile savaşa girdiğinde öteki bu savaşın dışında kalacak, ancak savaşa iki düşman ülke katıldığında ittifakın diğer tarafı da savaşa girecekti. Bu mad¬denin herhangi bir Japon-Rus çatışması durumunda büyük önemi vardı. Rusya resmi olarak Fransa ve Rusya'nın Kuzeydoğu Asya'daki eylemini cesaretlendirme hevesini taşıyan Almanya ile de müttefikti. Rusya'ya Japonya ile kavgasındaki herhangi bir yardım bu güçleri İngiltere ile savaşa sokacağından, ittifak Rusya ile Japonya'nın kendi başlarına yapacakları bir mücadeleyi etkili biçimde kısıtlıyordu. Bu da Japonları Rusya ile görüşmeler sırasında daha sıkı bir tavır almaları yönünde cesaretlendirdi. Japonya ittifakı önemli bir ödül gibi de gördü, İngiltere onlarca yıldır bir yalıtılmıştık politikası içindeydi; Avrupa'nın bu en güçlü ülkesinin y a h almışlıktan Japonya ile ittifak yaparak çıkması Japonya'da bir zafer olarak görüldü.

1903 yılında Rusya'nın birliklerini Mançurya'dan planlanan biçimde çekmeye yanaşmaması nedeniyle iki güç arasındaki ilişkiler giderek gerginleşti. 6 Şubat 1904'le Japonya diplomatik ilişkilerini kesti. Rusya'nın elinde tutuğu topraklara saldırılar düzenlendi ve 10 Şubat'ta savaş ilan edildi. Japonya hızla ilerledi, Mayıs ayında Mançurya'yı geçip Liaodong Yarımadasına çıktı, ancak, çok geçmeden hızı kesildi. Liaodong Yarımadasının ucundaki Port Arthur (Luşun), Japonların ellerinde ne varsa harcadıkları sekiz ay süren bir kuşatmaya 1905 yılı başlarına kadar dayandı. Bir dizi sert çatışma Rusların çekilmesine neden oldu; ancak zafer Japonya'ya pahalıya mal olmuştu ve savaşı sürdürecek kaynakları hızla tükeniyordu. Mançurya kışı iki taraf için de uzundu. Port Arthur'da üslenen Rusya Uzakdoğu donanması ağır şekilde zarar görmüş ya da limanda abluka altına alınmıştı, savaş alanına Baltık donanması gönderildi.

1904 yılında limandan ayrılan donanma (Ümit Burnu'ndan geçen dolambaçlı bir yolculuk sonunda) nihayet 1905 Mayısında Japonya ve Kore arasındaki sulara ulaştı ve Amiral Togo Heihaçirö yönetimindeki Japon Donanması tarafından Tsuşima Boğazı'nda imha edildi.

Savaşın uzun süreceği ortaya çıkınca barış girişimleri daha 1904 yazı gibi erken bir zamanda başlamıştı. Savaş sürerken iki taraf da savaşa katılmayan güçlerden giderek daha çok temsilci kabul etmeye başladı. Ekonomik ve askeri güç olarak büyük kaynaklara sahip olan Rusya'da devrim tehdidi vardı. Japonya'nın mücadeleye devam edebilmesi için gerekli kaynakları iyice azalmıştı, ancak bunu kabul etmek siyasi bir felakete davetiye çıkarmak olacaktı. Ağustos 1905'te Başkan Roosevelt iki hasımı bir konferans için Portsmouth, New Hampshire'de bir araya getirdi. 5 Eylül Portsmouth Anlaşması Japonya'nın Kore'deki üstün çıkarlarını kabul etti. Rus birlikleri Mançurya'dan çekilmek zorunda kaldı. Japonya Rusya'nın Mançurya'daki tüm haklarını devraldı ve Sahalin Adasının güney yarısının mülkiyetini kazandı. Ancak zafer Japon halkının beklediği tazminat3 kazançlarını sağlamaya yeterli olmadı. 1905 yaz sonunda koşulların açıklanmasıyla sürekli olarak Rusya'nın ellerine düştüğü yönünde bilgilendirilen halk arasında bir kızgınlık dalgası yayıldı. 5 Eylül'de Tokyo Hibiya Park'ta barış koşullarının eleştirildiği yasadışı bir toplantıda, konuşmacılar kalabalığı şovenist duygularla ateşlediler ve polisle çatışmasına neden oldular. Yağma ve yangınların olduğu iki günlük bir isyanı doğuran bu olay ancak sıkıyönetimle bastırıldı. Bazıları ölümcül olmak üzere yüzlerce insan yaralandı, 2000 kişi tutuklandı, isyanlar tıpkı savaş sonrasına kadar olagelen, gerçek ile halkın yönlendirildiği inanç arasındaki uçurumda görüldüğü gibi, Japon kamuoyunun dış politika işin içine girdiğinde kolaylıkla şovenist duygulara yönlendirildiğini gösterdi. Anlaşmanın onaylanmasına karşın Başbakan Katsura istifa etmek zorunda kaldı. Avrupa güçlerinden biriyle gerçekleşen ilk savaşında kazandığı zafer; Japonya'nın diğer Avrupa ülkeleriyle başa çıkabilecek büyük bir güç olduğunun doğrulanması, en azından onlarla eşit konumda olması yönünde değil, yara alma olasılığının devam ettiğine ve askeri olarak güçlenme -ihtiyacı içinde olduğuna ilişkin paradoksal bir etki bırakmıştı.

Savaş ve Rusya'nın iç durumunun yan yana gelmesi Kuzeydoğu Asya'daki çatışma sorununu bir süre için rafa kaldırdı. Rus-Japon ilişkilerindeki uzlaşma 1907–1916 yılları arasında iki ülkenin Doğu Asya bölgesindeki hak ve çıkarlarının paylaşılmasını kapsayan bir dizi anlaşmada görüldü. 1917'de Çarlık yönetiminin devrilmesiyle anlaşmalardan feragat edildi ve Japonya Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesine karşı müdahale eden uluslardan biri oldu. Japonya 1918'de karşı-devrimci güçlere yardım amacıyla Sibirya'ya 12 bin asker göndereceğini açıklamıştı, ancak Mançurya'daki Japon çıkarlarını öne sürerek bu sayıyı 70 binin üzerine çıkardı. Sovyet partizanlar 1920 Mayısında Nikolaevsk kasabasında 120 sivil ve asker Japon'u öldürünce Japonya tazmin ihtiyacını karşılamak için Sahalin'in kuzey yarısını da istila etti. Sovyet ilerlemesine karşı kendini kurtaramayan Japon birlikleri Sibirya'da kaldı, yabancı birliklerden kalanların çekilmesinden sonra ancak 1922'de ayrıldı. Kuzey Sahalin, Japonya ile çeşitli Sovyet yetkililerinin uzadıkça uzayan bir dizi görüşmelerin SSCB'nin tanınması ve diplomatik ilişkilerin onarılması ile sonuçlandığı 1925 yılma kadar boşaltılmadı. Ondan sonra ilişkilerin gidişatı yine alt üst oldu; iki ülke arasında ideolojik bir ihtilaf mirası vardı ve (hem Mançurya hem de Kore'deki Japon birlikleriyle) ortak sınır sürekli bir gerilim kaynağıydı. Her ülke diğerini büyük bir askeri tehdit olarak gördü.

Böylece 1905'ten bir süre sonra Kuzeydoğu Asya üzerindeki yabancı etkisi sorunu daha az acil hale geldi. Rusya ile savaşın arkasından Japon dış ilişkilerine hâkim olan sorun, çok hassas bir konu olan Japonların Birleşik Devletlere göçü ve büyük göçmen toplumunun batı kıyısı üzerindeki konumuydu. Irk ayrımı yaygındı ve Amerikalılar Japonlara karşı beyaz göçmenlere karşı gösterdikleri tavrı sergilemiyorlardı. Derilerinin rengi nedeniyle ayrı tutulmaları, diğer güçlerle askeri ve siyasal eşitliklerini kanıtlayan başarılarına karşın, Japonlar için Batının endüstrileşmiş ülkeleriyle gerçek anlamda eşit olmalarının imkânsızlığını gösteriyordu.

Çoğunluğu Hawaii Adaları ve bağımsız krallıklara olan Japon göçleri 1880'li yıllardan beri sürüyordu. Özellikle Amerika'nın 1897'de Hawaii'yi ilhakından sonra birçoğu Birleşik Devletler anakarasına gittiler. 1899 yılına doğru Kaliforniya'da kültürel olarak ayrı, 'erime potası' içinde bütünleşmeye diğer milletlerin gruplarından daha az eğilimli, ekonomik açıdan başarılı 35 bin kişilik güçlü bir Japon toplumu olmuştu. Artan sayıda Japon'un gelmesi gerilimi şiddetlendirdi. 1908'e gelinirken 100 bini aşmışlardı. Kaliforniya'da Japonlara karşı ortaya çıkan açık ayrımcılık ve toptan ihraç tehdidi iki ülke arasında görüşmeleri zorunlu kıldı ve sorun Japonların kendi istekleri ile sınırlamaya gitmeleri gibi geçici bir çözümle halledildi. Ancak göç sorunu Japonya'da bir endişe kaynağı olarak kaldı. Genel kanı, Japon topraklan hızlı bir nüfus artışını kaldıramayacağından ve ekonomik göç baskısı nedeni ile başta Mançurya, Amerika ve Brezilya'ya olan göçlerin büyük önem taşıdığı yönündeydi. 1920'lerde bu baskı her zamankinden güçlü olarak kapıya dayandı, ancak 1924'te Birleşik Devletler Japon göçünü yasaklayan etkili bir yasa getirdi. Japonların yaptığı gibi kendi etnik kökenini öne çıkaran ve kendi üstünlüğüne inanan bir halkı ırkı nedeniyle dışlamak bağışlanamaz bir hakaret olarak göründü. Göç davası, 1941–1945 yıllarında Japonya ile savaş sırasında Birleşik Devletler vatandaşı olan Japonların maruz kaldığı haksızlıklarla Amerika-Japonya düşmanlığında uzun süren bir miras olarak kaldı.

Ağustos 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın patlamasıyla Japonya'nın Batı ile karşılıklı konumunda kalıcı bir değişim oldu. İngiliz-Japon ittifakı koşullarında Japonya, savaşa bir taraf olarak girme zorunluluğunda değildi, ancak Dışişleri Bakanı Katö, Doğu Asya'daki olası kazanımları da kapsayan Japon çıkarları için savaşa katılmakta ısrar etti. Bu tamamen ortadan kalkan 1895 Üçlü Müdahalesine bir misilleme arzusu da değildi. Japonya 23 Ağustos'ta Almanya'ya savaş ilan etti ve Çin'deki ve Marshall, Mariana ve Caroline adalarındaki Alman Pasifik sömürgelerindeki Alman haklarını ve topraklarını gasp etti. İngiliz takviye taleplerini oyalayıp geciktirerek ve Akdeniz'de asgari düzeyde bir deniz desteği sağlayarak savaşan bir taraf olarak fazla ileri gitmedi. Böylelikle çatışmadan hayli önemli ekonomik kârlar elde edecek bir konuma geldi. Savaştakilerin olduğu gibi onların daha önce egemen oldukları ihraç pazarlarının gereksinimlerini karşıladı. Savaş yılları Japonya ekonomisini uluslararası ekonomiyle iyice bütünleştirdi ve Japonya'yı Batının kapitalist ekonomilerine büyük bir rakip haline getirdi. Savaş koşullan Büyük Güç'ün dikkatinin Doğu Asya'dan başka tarafa çevrilmesine ve Japonya'yı bölgede kendi paylarım artırmakta serbest bırakarak Batılı güçlerin buradaki işlere nüfuz etme yeteneklerinin sürekli azalmasına neden oldu.

Resmen savaşa girmesi Japonlara 1919 Versay Konferansında Fransa, İngiltere ve Birleşik Devletlerle eşit oya sahip olarak galiplerin yanında yer alma yetkisini de sağladı. Japonya Çin'in bu ayrıcalığa onay vermemesine karşın Çin'deki eski Alman çıkarlarıyla ödüllendirildi. Milletler Cemiyeti'nin kuruluşunda ve konseyinde yer aldı, ancak yine de ırksal eşitlik hükmünü Cemiyet sözleşmesine koydurmayı başaramadı. Japonya Alman Pasifik Adalarını Milletler Cemiyeti mandası altında elinde tutmaya devam etti. 1919'a gelindiğinde Japonya dünyanın en güçlü ülkelerin¬den birisi olma konumunu resmen güvenceye almıştı. Öyle ki sonraki yıllarda uluslararası stratejik düşünce ve güç politikaları ile bütünleşme durumuna geldi. Japonya'nın sadece Doğu Asya bağlamında görülmediği açıkça ortaya çıktı. Dünya çapında artan etkisinin yansımaları 1920 ve 1930'lu yıllardaki savaş sonrası silahsızlanma konferanslarında İngiltere, Birleşik Devletler ve Japonya arasındaki deniz kuvvetleri dengesi konusunda ağırlık koymasıyla açığa çıktı. Ortak güvenlik ve çok taraflı, uluslararası anlaşma çabalarının, resmi ittifakların ve güç dengesi diplomasisinin yerini almaya başladığı dünyada Japonya yeni kabul görmüş olmasından abartılı biçimde yararlanmaya kalkışmadı. Ekonomik büyümenin -ve neden olduğu sorunların arttığı 1920'li yıllarda Japonya yönetimi ülke çıkarlarının uluslararası eğilimle uyum sağlamaktan geçtiğine kanaat getirdi. İngiliz-Japon ittifakının sona ermesi kabul edildi ve Japonya Doğu Asya'daki konularla ilgili olarak iki çok taraflı anlaşmada imzacı oldu. Japonya'da yükselen milliyetçilik, ekonomik bunalım ve üzerinde serpilip geliştikleri korumacılığa rağmen, Batının Japon askeri gücünü İngiltere ve Birleşik Devletlerin askeri gücünün altında bir düzeyde sınırlama girişimleri karşısında bu barışçıl strateji çok fazla başarısızlığa uğramadı.

Buna karşın Japonya'nın Batı ile ilişkilerine yönelik algılaması güvensizlik unsuru olarak kaldı. Bu duygunun asıl kaynağı askeri olarak aşağılanmaktan çok ekonomik olarak hırpalanmaya dayanıyordu ve tarihsel ve coğrafi yalıtılmışlığı nedeniyle Japonya'nın çıkarlarım diğer endüstrileşmiş uluslardan ayıran duygu buydu. Büyük ölçüde ithal hammaddeye -örneğin, işlenmemiş pamuk, demir filizi ve petrol- bağımlı büyüyen endüstri ve soya fasulyesi ve pirinç gibi temel besin maddelerinde kendi ihtiyacını karşılamadaki yetersizlikle, hızla artan nüfus, 1920'lerin yükselen baskısını ortaya çıkardı. 1919 ve 1935 yılları arasında tarım ve endüstrinin içinde bulunduğu durum, Japonya'nın dünya ekonomisindeki gelgitlere çok sıkı bağlı olduğunu ve artan korumacılık dönemi sırasındaki düzenlemeleriyle çare bulmakta çok zorlandığını açıkça kanıtladı. Diplomatik ya da ekonomik dış kaynak tedarik araçlarından çok, göç edilecek topraklar ve Japon mallan için pazarlardan kaynaklanan ihtiyat tedbiri baskısı,  1920'lerin sonlarında ordu nüfuzu ve yükselen milliyetçilikle çakıştı ve Doğu ve Güneydoğu Asya'nın büyük bölümü üzerinde güvenli denetim çabalarını öne çıkararak otokratik bir ekonomik dünya oluşturdu. Japonya, 1920'li yılların işbirliği çatısı altında Çin'deki konumunu güçlendirmek istedi, ancak 1920'lerin sonunda Çin'deki iç koşullar oradaki güçlerin sahip olduğu hakların altını boşalttığından, yakın bölgelerdeki Japon çıkarları da tehdit altında göründü. 193l'de Japonya güce başvurdu ve Mançurya'yı işgal etti, ancak kendi sorunlarına gömülmüş olan Batı, Doğu Asya'yı kuşatan bu tür saldırıları görmemekte direndi. Milletler Cemiyeti'ne verilen Lytton Komisyonu raporu Japonya'yı Mançurya olayında gerçekten suçlu buldu ve Cemiyet'ten çıkarılmasını önerdi, ancak raporun dili çok yatıştırıcıydı ve ilave bir işlem yapılmadı. 1937'de Çin-Japon sürtüşmesi kıyasıya bir savaşın patlak vermesine neden oldu, ancak bu bile Batıda Çin için sembolik bir destekten fazlasını toplamaya yetmedi. Bununla birlikte, yabancı hırsları ve Çin'deki savaşın sürmesi, komşu topraklarda Japon tehdidinin artması, daha geniş Asya-Pasifik bölgesine olduğu gibi Avrupa uluslarına ve sömürgelerine yönelik imalar, sanayileşmiş Batıyı dikkatli olmaya zorladı.

Batılıların elindeki topraklara tecavüzün dışında, Japon stratejik anlayışının yönelimi Doğu Asya'da bir krizi kaçınılmaz kıldı. Çin savaşının sonuçları Avrupa'daki olayların gelişim yönü ile yakından ilişkili olacaktı. Japonların büyük çoğunluğu eski güçlere tanınan ayrıcalıklar konusundaki kızgınlıklarında Almanya ve İtalya’ya aynı gözle baktı. 1936 Kasımında Almanya ve Japonya daha sonra İtalya’nın da katıldığı bir Anti-Komintern pakt oluşturdular. Japonya'da yükselen milliyetçilik duygusu, Nazi devletine ve askeri başarısına olan hayranlık, Birleşik Devletlerin Avrupa ve Çin savaşlarına müdahale etme olasılığından duyulan kaygı ve Rus ordusunun yarattığı korku, tam bir ittifaka yönelik baskıları artırdı, iç muhalefet tarafından geciktirilse de, sonuçta Mihver'in Avrupa'da muzaffer olacağına ilişkin çok az kuşkunun olduğu bir dönemde, 1940 Eylül Üçlü Pakt'ı sonuçlandırıldı. Anlaşma o sırada Çin ve Avrupa savaşlarına katılmamış bir ülkeden gelecek saldırıya karşı her imzacı tarafa yardımı taahhüt altına aldı. Bu paktla Japonya, Doğu ve Güneydoğu Asya'da sömürgesi bulunan Avrupa devletlerine karşı kendini sıkıca bağlamış oldu.

1940 sonbaharında Japonya, Çin desteğini sınırlamak ve başlangıç olarak Güneydoğu Asya'da Japon denetiminde bir bölge yaratmak amacıyla Fransız Çinhindi'ne yürüdü. Bu, Vichy Fransası ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde gerçekleştirildi. Temmuz 1941’de Japonya, petrol zengini Hollanda Doğu Hint Adalarının ve diğer Güneydoğu Asya kolonilerinin güvenliği açısından gerçek korkular doğuran ileri adımlar attı. Birleşik Devletler artık kayıtsız kalamazdı. Japonya'yı çekilmeye zorlamak umuduyla petrol ambargosu ve Japonya'ya ihraç edilen önemli ürünlere yönelik kısıtlamaları da içeren yaptırımlar getirildi. Japonya'yı kendisi için yaşamsal önem taşıyan ithalattan yoksun bırakmak yalnızca Japonya'nın hammadde ve petrol gereksinimlerinin karşılanmasına ilişkin kaygılarına yönelik savunmasızlık duygusunu güçlendirmeye yaradı. Görüşmelerde devam eden açmaz, stoklar azaldıkça askeri bir çatışma olasılığını giderek artırdı.

Güneydoğu Asya bölgelerinde Japon denetiminin yayılması kararı kolay alınmadı. Örneğin Amerika ile bir çatışmayı gündeme taşıyan bir Güneydoğu Asya ilerlemesi, Japonların Mançurya ve Kore'deki kuzey cephesinin Sovyetlere karşı savunulmasında stratejik zorlukları getirdi. 1930'ların sonunda bu sınır boyunca sürekli sürtüşmeler oldu. 1938–9 yıllarında Sovyet güçleriyle Mançurya ve Kore sınırlarında, Zanggufeng ve Nomonhan'da Japonya'nın aleyhine sonuçlanan ciddi karşı karşıya gelmeler büyüyen Rus güçlerine yönelik kaygıyı artırdı. Bir cephede yoğunlaşma, diğerini hassas bir dengeye ve üstünlük hakkım tartışılır hale getirdi. Herhangi bir Kuzeydoğu Asya çatışmasının darbesine dayanacak ordu ve bağımsızlığı Güneydoğu Asya petrolüne dayalı donanma, içten bölündü. Nisan 1941'de Japonya ve Rusya her iki tarafa da kısa süreli bir güvenlik sağlamış görünen bir saldırmazlık (tarafsızlık) anlaşması imzaladılar. Almanların sadece iki ay sonra Rusya'ya saldırması Japonya'yı sarstı ve Japonlar saldırmazlık paktından ayrılmayı tartışır duruma geldiler. Ancak bunun yerine 1941 sonbaharında, imparatorluk sınırının daha güvenli olduğunu hissettikleri güney tarafına doğru ilerlemeye karar verdiler. Alman Richard Sorge tarafından yönetilen Tokyo'daki Sovyet casusluk şebekesi bu bilgiyi muazzam büyüklükteki Sibirya birliklerinin Batı cephesine sevk edilmesi ve böylelikle Moskova'nın düşmesine engel olabilmesi için Moskova'ya duyurdu.

Japonların Güneydoğu Asya'ya ilerlemesi hesaplanmış bir kumardı, Fransız ve Hollanda sömürgeleri sınırlı bir direnç gösterebilirken ve İngiltere Avrupa'daki karışıklık nedeniyle devre dışı kalırken kaynak zengini Birleşik Devletler ile bir çatışmanın kışkırtılması felakete davetiye çıkartmaktı. Strateji uzmanları Japonya'nın tek zafer şansının, önce davranıp Birleşik Devletlere karşı saldırılar düzenleyerek, müttefikleri görüşme masasına oturmaya zorlayacak bir dizi yıldırım zafer beklemekten geçtiğine karar verdiler. Japonya'nın azalan stoklarını yenilemek için bir savaşa zorlanmasından önce, Birleşik Devletler'in Japon çekilmesi talepleri konusunda ayrıcalık tanıyacağı yönündeki boş bir umut nedeniyle, güneye doğru ilerleme kararından sonra uzayan görüşmeler Eylül 1941'e kadar sürdü, ancak Kasım ayından sonra çok az kişi Birleşik Devletlere saldırmaktan başka bir seçenek olduğuna inanıyordu. Japonya 7 Aralık 1941'de Hawaii'deki Pearl Harbour üssüne Birleşik Devletler'in oradaki deniz ve hava gücünü büyük ölçüde devre dışı bırakan bir baskın düzenledi. Birleşik Devletler topraklarına yapılan bu saldın Birleşik Devletlerin bir çatışma için hazırlıksız olduğunu ortaya çıkardı, ancak herhangi bir anlaşma fikrine karşı herkeste direnç duygusunu kışkırttı.

Savaşın ilk aşamalarında işler büyük ölçüde Japonların planlamış olduğu gibi gelişti. Avrupa sömürgelerine denizden ve Çinhindini kullanarak karadan yaptıkları ani saldırılarla 1942 yılı ortalarından itibaren Filipinler, Malaya, Singapur ve Hollanda Doğu Hint Adalarını kapsayan Güneydoğu Asya'nın büyük bölümü denetim altına alındı, imparatorlukları kuzeyde Mançurya'dan güneyde Yeni Gine'ye kadar genişledi. Bununla birlikte, 1941'de İngiltere ve Çin'in hemen düşeceği yönündeki Japon beklentisi gerçekleşmedi, İngiltere ve Milletler Topluluğu birlikleriyle desteklenen Birleşik Devletler'in en gelişmiş silahları, bu ulusun aşamalı olarak seferber edilen dev kaynakları Japonya'ya karşı yöneltildi. Japon ilerlemesi Haziran 1942'deki Midway Savaşında dört Japon uçak gemisi batırılarak durduruldu. Japonlara karşı son müttefik zaferi uzun ve pahalıya mal olan bir mücadelenin sonunda geldi. Her iki tarafta önemli askeri kayıplar oldu. Müttefik ilerlemesi ve Japonya'nın bombalanmasında, içlerinde Güneydoğu Asya ülkelerinin vatandaşları, alıkonulan müttefik vatandaşları ve Japonların da bulunduğu yüz binlerce sivil öldü. 1944 yılı ortalarına gelmeden Filipinler ve Japon işgalindeki Pasifik adalarına düzenlenen çifte saldırı Japonya'nın kendisini de müttefik güçlerin menziline soktu. Bu saldırılar Japonya anakarasının bombalanmasını ve hiçbir şekilde savaşa devam edemeyecek biçimde imparatorluktan mahrum edilmesini kolaylaştırdı. 1945 yılının ortalarında ülke ekonomik, askeri ve psikolojik olarak dizleri üzerine çökmüştü, ancak kayıtsız şartsız teslim olmaya hâlâ direniyordu. Müttefiklerin ani bir Sovyet saldırısı ve Japon anakarasının her iki taraftan binlerce ölüme mal olarak işgal edilmek zorunda kalınacağı korkulan, 1945 yılı 6 Ağustosunda Hiroşima'ya, 9 Ağustosunda ise Nagazaki'ye atom bombası atılmasına neden oldu. 8 Ağustosta SSCB saldırmazlık paktını tek taraflı bozarak Mançurya ve Sahalin'i işgal etti, Japonya 14 Ağustosta koşulsuz teslim olmayı kabul etti. Bunu Japonya'nın uzun tarihindeki ilk yabancı işgali izledi. İşgal Japonya'ya radikal bir kurumsal reformlar dizisi getirdi. Ayrıca dünyanın en güçlü ve zengin kapitalist ülkesine yönelik inanç ve değerlerin uzun süren keşfini de sağladı, işgal koşullarında Japonya ancak Meici dönemiyle kıyaslanabilecek, hatta belki daha da büyük ölçüde maddi ilerlemenin artan önemine ve bir yabancı etkisi dalgasına tanık oldu.

Maddi ilerleme baskısı başlangıçta gereksinimden doğdu. Japonların 1945 öncesindeki ulusal kendine yeterlilik kazanmaya yönelik girişimleri, Peter Duus'un dediği gibi4 'kendi fikrinde gaddarca ısrar etme' çabaları kesinlikle başarısız olmuştu. Japonya Pasifik savaşından kuruşsuz, yoksul ve tükenmiş, ekonomisi harap olmuş bir şekilde çıktı. Bu yıllardaki ilk öncelik temel yaşam gereksinimlerinin karşılanmasına yönelikti. Bir süre için, sadece huzur, iş, yiyecek, giyim ve barınma çoğu insanın özlemini duyduğu şeylerdi ve darmadağın olmuş yaşam biçimlerinin ve ekonominin temel olarak yeniden inşası yaklaşık 20 yıl aldı. 1964 Tokyo Olimpiyatları bu dönemin bittiğini gösterdi. Japonlara göre bu olimpiyat oyunları uluslararası sahneye yeniden çıkmalarının ve Japonya ekonomisinin ve toplumunun yeniden inşasının sembolüydü. Gerçi henüz maddi refah garanti edilmemişti. Maddi güvenlik ve kendine yetme arzusu dış ilişkilerin tayin edici anahtarı olarak kaldı. Gerilimler ve ulusal çıkarların olduğu bir zıtlaşma dünyasında Japonya ekonomik refah ve askeri güç için maddi temeli asla sağlayamazdı. Silahsızlanarak, yasal araçlarla bunu gerçekleştirmek izleyeceği en iyi yoldu ve Japonya bunu büyük bir başarıyla yaptı.

Yenilgiden sonraki yabancı yönetim, yabancı etkisinin genel kabulü eğiliminin yolunu açtı. Japonya ve Batı ülkeleri arasındaki savaş Batı kültürü etkilerinin kısmen dışlanmasını getirmişti. Japonlar her zaman kendi geleneklerini korumak ve önemsemek için gayret göstermişlerdi ve bu tür eğilimler daha milliyetçi 1930'lu yıllarda güçlenmişti. Ulus, Çin ile savaş baskısı altında giderek silahlanırken, Japon liderler ulusal birlik kaynağı olarak yeniden Japon geleneklerine ve değerlerine döndü. Nasyonal Sosyalizme belli açılardan duyulan bir hayranlığa rağmen, Batının ekonomik, endüstriyel ve askeri uygulamaları büyük ölçüde izlense de Batı kültürünün çoğu özelliği hoş karşılanmadı. Japonya, 'Batı teknolojisini, Japon değerleri'ne dönüştürmüştü, ya da en azından Japonların büyük kısmı öyle düşünmekten hoşlanıyordu. Bir süre için bu çok başarılı bir bileşim olarak görüldü, ancak sonuçta Japon ruhunun endüstriyel güçteki geriliğin karşılığı olamayacağı ve doğal kaynakların ulusal güvensizlik duygusu ile rekabet edemeyeceği anlaşıldı.

Ulusun yenilgisinin bir etkisi, 'Japon ruhunun' çoğu unsurunun, bireysel olarak onu en çok dile getirenlerle birlikte gözden düşmesi oldu. O güne kadar empoze edilen ortodoksinin gözden düşmesinin ardından manevi bir boşluk hâkim oldu ve zafer başarısıyla bağlantısı açıkça belli olan değerler ve Birleşik Devletlerin maddi refahı coşkuyla benimsenmiş göründü, işgal yılları Batı değerlerinin ve alışkanlıklarının yayılmasına tanık oldu. Demokrasinin ve eşitliğin yanı sıra çiklet ve yılbaşı da geldi. Batı yeniliklerinin akım daha sonra devam etti. Japonya'nın Batı kampı çatısı altına girmesine yönelik bu eğilim Japon ve Birleşik Devletler yetkililerinin sonraki çabalarıyla güçlendirildi. Gerçi Batı 'paketi'nin tümüyle kabul edilişi enderdi ve genel olarak yüzeyseldi ve işgal değişimlerine karşı kaçınılmaz tepkiler gerçekleşirken, Batının önermek zorunda kalmış olduklarının kabullenilmesinde daha fazla seçicilik gündeme geldi. Dahası Batı nüfuzunun genel olarak yürekten kabulü ile Birleşik Devletler ile yakın ilişki kurma taahhüdünü bir tutmak yanlış olacaktı. Birleşik Devletler ile İttifakın en sesli savunucuları ve komünist totalitarizmin muhalifleri olmuş olan muhafazakârlar aynı zamanda Japonya'nın yeniden silahlanmasının ve 'geleneksel değerlerinin' canlandırılmasının en keskin savunucuları arasın-daydılar. Sosyalist partiler genellikle Batı ile bu tür bağlantılar kurulmasını reddetti, ancak Batıdaki sol kanat partiler arasında da bulunan edilgenlik, eşitlik ve tarafsızlık fikirlerine bağlılık iddiası içinde oldular.

Japonya, bağımsızlığını, yeniden inşa döneminin tamamlanmasından çok önce tekrar kazandı, ancak bu bağımsızlığın koşullarının Japonya'nın uluslararası konumunda kabul görmesi sonraki yıllarda oldu. İşgal devam ederken bile soğuk savaş baskıları ve Kore'deki ihtilaf, ABD politikasını Doğu Asya'da kapitalist bir dost olarak güçlü bir Japonya'nın yeniden inşasına itti. Bir önceki yıl yapılan San Francisco Barış Anlaşmasının ardından 1952 yılında işgal resmen bittiğinde, iki ülke arasında bir Karşılıklı Güvenlik Anlaşması yürürlüğe girdi. Küçük değişikliklerle 1960, 1970 ve 1980 yıllarında yenilenen anlaşma Japonya'yı sebatla ABD kampı içinde tuttu. Anlaşmada Japonya'nın rolü neredeyse tamamen kendi toprakları ve kıyılarının savunulması ile sınırlıydı, ancak Birleşik Devletlere ait birliklerin Japonya topraklarına yerleşmesi Doğu Asya'daki herhangi bir çatışmada Japonya'yı karışıklığa itebilirdi.

Japonların çoğunluğu Birleşik Devletler ile yakın ilişkilerden memnun olurken Diet'teki [Japonya'da millet meclisi] muhalefet partileri Güvenlik Anlaşmasına ısrarla karşı çıktı. 1960 yılında anlaşmanın yenilenmesine bu partilerin içinde yalnızca anlaşmanın kendisine karşı çıkanlar değil, silahlanmayı cesaretlendirebileceği ve nükleer silahların Japonya'ya yerleştirilebileceği korkusunu taşıyanlar da muhalefet etti. Anlaşma sonuçta onaylandı ancak, kriz Kişi yönetimini düşürdü ve savaş sonrası yıllarının en yaygın siyasal protestosunu doğurdu. Benzer kışkırtmalar yinelenmezken hükümet Birleşik Devletler yanlısı tutumu genel desteğe sahipmiş gibi davranamadı.

Japonya'yı Pasifik bölgesinde güçlü bir müttefik yapma temel motifinden kaynaklanan Güvenlik Anlaşması, Birleşik Devletlerle işgal yıllarında ağır gelişen yakın bağların güçlendirilmesine yardım etti. Japonya'nın Batı kampına bağlı kalmasında kısmen 40 yılı aşkın işbirliğinde ekonomisinin ve politikalarının bütünleşmesi, kısmen Kuzey Asya'da devamlı bir korku yaratan Sovyet saldırı ve tecavüzlerine karşı en iyi savunmayı sunması ve ekonomik ve askeri olarak incinebilirliğinin kanıtlandığı bir dünyada Japonya'nın bütünlüğünün en büyük umudu olması rol oynadı. Birleşik Devletlerle Japonya ilişkisi Batı'nın Japonya'nın dış ilişkilerindeki en önemli belirleyici olarak kaldı. Ekonomik faaliyetleri Birleşik Devletlerin egemen olduğu uluslararası ekonomi parametreleri içinde yürütmeye bağlılık ve Batının birçok politik ve ekonomik değerini kabul etmenin açık gönüllülüğü temelinde bu İlişki Japonya'nın üstün Batı ülkelerinin önde gelen bir üyesi olarak kabul edilmesinin çatısını kurdu. Japonya tekrar Batının fahri bir üyesi olmuş gibiydi.

Japonya'nın bir Batı kampı üyesi olarak artan nüfuzu, Japonya içinde Batının sunacaklarını nereye kadar kabul edeceklerine ilişkin daha büyük bir tartışmaya yol açtı. Japonya'nın Birleşik Devletler etki alanı içine girmesi, askeri güçsüzlüğü, manevra yapabilmek için diplomatik kulis eksikliği ve savaş sonrası 20 yıl boyunca içerde yeniden inşa üzerine yoğunlaşması, Japonya'nın Batı ile ilişkilerindeki büyük değişimler ve gelişimlerde Japonya'nın payına düşen olumlu etkinin sonucunun çok sınırlı olduğu anlamına geliyordu. Artan uluslararası etki bu yüzden önceki karar ve eğilimleri yeniden değerlendirmeyi gerektirdi. Yeni tesis edilen özerklik uygulaması diplomatik alandan çok kültürel alanda görüldü. Ülke ekonomik ve askeri olarak güçlenirken, Batı ile karşılıklı etkileşim göz önünde tutularak kısmen üstü örtülen belirsizlikler yeniden yüze çıktı. Somut bilimsel ve teknik ilerlemeye olan açlık sürerken, soyut değerler iyice mercek altına alındı, işgal sırasında edinilen ithal kurumlar ve örgütlenme biçimleri giderek ayırıcı Japon1 bakışı ile ele alınırken, bir 'Batı teknolojisi, Japon değerleri1 hastalığı belirtilerinin yeniden ortaya çıkması mümkün görünüyordu. Japonya'nın uluslararası ekonomiyle sıkıca bütünleştiği ve iletişimin anında gerçekleştiği bir dünyada böyle kesin bir ayrım açıkça mümkün görülmüyordu ancak model süren bir ikilemi öne çıkarıyordu. Japonya temel kökleri aslında yerli olan değerler ve uygulamalarla, büyük Ölçüde 'Batıya' ait olanlar arasında uyum sağlamakta büyük bir sorunla karşılaştı. Bu ikilemin sürmesi Japonların kendilerini eşsiz ve ayrı görme eğilimleriyle daha da mümkün kılındı.

Birleşik Devletlerden farklı olarak Batı Avrupa'da, fiziksel uzaklık, bihaberlik ve savaşın mirası, ekonomik önemlerinin bilincine varmak zorunda kalana kadar birçoğunun Japonya'ya olan ilgilerinde büyük bir isteksizlik yaratmıştı. Bazı Japonlar hâlâ kaybolmuş büyük Avrupa nostaljisine sığınsa da, önceden tüm kültürel, entelektüel, fiziksel ve kurumsal özellikleri Batı Avrupalı ya da Amerikalı bir kökenle kucaklayan "Batı" paketi, şimdi neredeyse yalnızca Amerika anlamına geliyordu. Ne fiili diplomasi koşullarında ne de Japon kültüründe ya da ekonomik ilişkilerindeki bir unsur olarak bile Avrupa, Birleşik Devletlere göre fazla önem taşımıyordu.

Japonya'nın ABD nüfuz alanına girmesi Sovyetler Birliği ile düşmanlığını da getirdi. Sovyetler Birliği ve müttefikleri 1942'de varılan "tek barış" anlaşmasını ihlal etmesi nedeniyle 1951 Eylülündeki San Francisco Barış Anlaşmasını imzalamayı reddetti ve Güvenlik Anlaşmasını kınadı. 1955 yılında iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler yeniden başladı ancak büyük ölçüde Sovyetler Birliği'nin savaş sonunda Kuril Adalarındaki belli kazanımları üzerindeki uyuşmazlık nedeniyle bir barış anlaşması imzalanmadı. Bu anlaşmazlık Japonlar tarafından 'Kuzey toprakları sorunu olarak bilinmektedir. Kaybedilen toprakların geri istenmesi meselesi Japonlar için önemini hep korudu ve gerektiğinde Sovyet karşıtı duygulan alevlendirmekte uygun biçimde kullanıldı. Sovyetler Birliği için, savaş sırasında işgal edilmiş bir toprağı bir ulusa geri vermek kötü bir örnek yaratacaktı. Japonya için, Rusların tartışılan adalarda toprak ele geçirme biçimi -yürürlükteki saldırmazlık anlaşmasını bozarak ve Japonlar neredeyse can çekişirken Kuzeydoğu Asya'daki Japon topraklarına fırsatçılıkla girmeleri- Japonların Rusya'nın elindekileri tutmasına razı olma konusundaki isteksizliklerini bir kat daha artırıyordu. Adaların sahipliği 1951 Barış Anlaşması ile netliğe kavuşmadı ve bu sorun İki ülke arasındaki yakın ilişkileri engellemeye devam etti.

Asya dünyasının dışında kalanlarla kurulan, daha çok kültürel değiş tokuş, turizm ve şimdi de iş ilişkilerini kapsayan temaslar daha az tartışılır olmuştu. Japonya Pasifik'in lideri olmuştu ve bu noktada sadece Güneydoğu Asya ile değil Japonya'nın büyük önem verdiği hammaddelere sahip olan Avustralya ile de yakın ilişkiler geliştirdi. Afrika ve Amerika'nın üçüncü dünya ulusları ile ilişkileri nispeten seyrekti. Hammadde desteğine sahip olmayanlarla önemli pazarlar sunmayan ülkeler konusunda Japonya fazla kafa yormuyordu. Yardım buna bağlı olarak düşüktü ve miktar 1980'lerin ortalarından sonra artsa da çoğu hâlâ borçlar ve Japon ticari kârlarından yararlanmakla sınırlıydı. Uluslararası ilişkilerin ana ekseni Amerikan bağlantısı ve ticaret ve yatırımların izlenmesi çerçevesinde kaldı.

Batı ile ilişkiler ve özellikle 1945'ten sonra Birleşik Devletlerle olan ilişkiler, diğer yüzyıllardan farklı olarak Japon tarihinin son 150 yılını yönlendiren unsur oldu. Bu ilişkiler dünya sahnesindeki öneminin dışında Japonya'nın kendi yapısının biçimlenmesine de kesin bir etki yaptı. Bu dönem çarpıcı değişimlerle ortaya çıktı: Bunlar topyekûn yalıtılmışlıktan Batı rekabetinin geniş kapsamlı programlarına, imparatorluk Britanyası ittifakından, Nazi Almanyası çizgisine, Birleşik Devletlere karşı savaşta elinden geleni ardına koymamaktan, ekonomik, kültürel, askeri ve politik alanlarda Amerikan üstünlüğünü kabul etmiş bir görüntüye uzanan değişikliklerdi.

Uluslararası ilişkilerde Japonya'nın yaklaşımının devamlılığının altında yatan nedeni araştırmak mümkündür. Eski inziva politikasının geçersizliği kanıtlanırken, Batıya açılmak hiçbir zaman tümüyle ve net olmamıştı. Özellikle teknolojik modernleşme ve ekonomik gelişmede Japonların 'Batılı' olarak niteledikleri bazı unsurlar coşkuyla ve etkili biçimde kabul gördü. Diğerleri, örneğin sosyal normlar ve kültürel değerler fazla etkilenmedi. Her yerde Batı örgütlenme ve işleyiş biçimleriyle çoğu kez gizledikleri gerçek icra tarzları arasında sürekli bir gerilim vardı. Bu sürekli seyir Japonya'nın diğer ülkelerle ilişkilerine de yansıdı. Yalıtılmışlığın anlamsızlığını kabul eden Japonya'nın temel kaygısı dışarıdan karşılayacağı gereksinimleri güvence altına almak olmuştu. Bunlar hammadde, petrol ve gıda ile onları almak için gerekli yabancı paraydı. Yöntemler çok farklı olsa da amaç açıktı.

Japonya'nın Batı ülkeleri ile ilişkileri, paradoksal olarak, yalıtılmışlık duygusundan önemli ölçüde etkilenmeye devam etti. İnziva ve tam bir incinebilirlikten savaş öncesi ve sonrası, dünyanın en güçlü uluslarından biri olma konumuna geçerken, bu duygunun giderilmesinde yeterli olmadı, sonunda Japonya yalnız kaldı. Dış ilişkiler ve uluslararası bağlılık, doğalarının temel unsuru olan duygularını asla tamamen ortadan kaldırmadı.

YABANCI  TARİH