ÖNDER İNSAN

ÖNDER  İNSAN

Önderlik, insanoğlunun çağlar boyu özlemidir. Neden? Çünkü, her şey onunla yükselmiş, olmayınca düşmüştür. Ulusların ve devletlerin güçleri tarih boyunca çıkarabildikleri önderler kadar olmuştur.

Önder yol üzerinde olup da nereye gittiğini bilmeyenlere bu yolun ilerisinde neler olduğunu ve sonunda nereye çıkacağını söyleyerek onların ruhsal ve fiziksel gücünü artırır. Artık onlar kendilerini iyi hissedeceklerdir.

Önder büyük dertleri küçültür ve küçükleri yok eder. Önderlik otorite kullanımı değildir. O insanların duygularını mahmuzlayarak onları güçlendirir. Ulus ve toplumlar, önderin heyecan, tutku ve isteklerini yakalayınca, amaçlarını da sahiplenmeye başlar; amaca ve hedefe kendilerini adamaları sonunda sınır tanımayan bir dürtüyle de hareket etmeye başlarlar.

Yeryüzünde insanların itaat duygusu yerine hayal güçlerine hitap ederek etkilemeyi ancak doğal önderler anlayabilmiştir. Ulusların buhran ve tehlikeli dönemlerden asgari acı ve kayıpla geçebilmeleri, sağlam geleceklere ulaşabilmelerinin tek yolu milletin ihtiras haline gelecek duygularla, gücünü ve kararlılığını sergilemesi sayesinde çıkılabilir. Bunu önder yapar. Fırtınanın esas gücünün gizlendiği, en sakin görünen yeri, merkezini harekete geçirir.

Birtakım ilkeleri ve kuralları öğrenmiş olmak insanın ne kişiliğini değiştirir, ne de geliştirir. İlkeler ve kurallar bir meslek ve iş kolunda işlerin daha iyi nasıl yapılabileceğini öğretmek, daha dikkatli ve özenli çalışma için lâzımdır. Bunlara kamu veya özel kuruluşlarda şef, idareci, başkan, yönetici, amir vs. denilince doğru olabilir. Bu sıfatlar bir idari mekanizmanın katmanlarından öte bir şey değildir. Ama bunlara "önder" sözcüğünü yakıştırmak ve kullanmak tam bir "doğa" cahilliğidir.

Doğa, insan doğası ve tarih merkezli kültür öğrenilmeden önderin de ne olup olmadığı anlaşılamaz. Yetenek doğadan gelir, akıl ve beden olarak sağlıklı birini alır eğitirseniz, verdiğiniz eğitimle kazandığı becerilerini mesleğinde ve işinde kullanır; ister kamu ister özel sektörde kendi sahasında başarılı da olur, ancak bunların "önderlikle" uzaktan veya yakından hiçbir ilgisi yoktur.

Elmasın ham maddesi kayadır. Onlarca işlemden sonra elması elde edersiniz. Ama içinde elmas cevheri bulunmayan bir kayaya istediğiniz kadar işlem yapın, sonuçta elde edebileceğiniz herhangi bir şey yoktur. Bir kayaya sanatla yaklaşırsanız (eğitim verme) sonunda kayayı bir şekil veya biçime getirirsiniz, bu da bir şeydir, ama elde edilen elmas değil, biçim verilmiş kayadır. Kayanın ham maddesi ise sadece binlerce kum tanesidir.

Yunus Emre'nin dizeleri gibi:

Bir çeşmenin başına bir testi koysalar,
Kırk yıl anda dursa bile, dolası değil.

Avrupalılar ve Amerikalılar "önder" meselesinin hassasiyetini iyi bildiklerinden ellerinden geldiğince ve sayılamaz kadar, bu konuda kitaplar yazmışlardır. Bu kitapları yazanlar, akademisyenler ve çoğunlukla işi ticari alanlara dökenlerdir. Bu kitaplar okunduğunda, çoğunun birbirinin kopyası olduğu, sanki aynı tornadan çıkmış gibi hep aynı klişelerin anlatıldığı görülecektir. Kimisi önderin on üç niteliği olduğunu kimisi yirmi üç olduğunu, kimisi de sayı yükseldikçe sanki daha iyi olur gibi otuzların üzerinde nitelikten bahseder. Başka fikir sahipleri de vardır, beş altı tip lider olduğunu ciddi ciddi anlatır. Baskıcı, ikna edici, müzakereci, örnek, güçlendirici gibi. İnsanın bir yaratılışı olduğunu ve bu yaratılışı mizaç ve karakteriyle doğumundan ölümüne kadar yaşadığını unutur bunlar. Önder zaten hep örnektir ve güçlendirir, koşullara göre de baskı da yapar, ikna da eder. Bu onun sadece bir tavrı ve davranış biçimidir. Hatta meselelerin durumuna göre birkaç saat içerisinde olumludan olumsuza sayılamayacak kadar tavrı karşısındakilerin hal ve hareketlerine karşı gösterebilir.

İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur. Yüzmeyi kitaptan öğrenip de denizden sağ çıkan hiç görülmemiştir. Bilmeyen hep uydurmuştur. Az bilen de tavuk ayağı gibi eşinir.

"Önder nasıl birisidir?" ve "Önder kime denir?" diye merak edip öğrenmek isteyenlerin sadece iki yolu vardır. Birincisi, dünya siyasi ve askeri tarihine geçecek değerde uluslarını yüceltmiş veya ordularına zaferler kazandırmış kişilerin biyografilerini okuyarak onların mizaç ve karakter yapılarını anlayıp çözmek; İkincisi de eğer bu önderler yaptıklarını kaleme aldılarsa, onları okuyup, hangi hal ve şartta nasıl karar verip bunu eyleme geçirdiklerini öğrenmektir.

Kimse kurşunu havada tutamaz. Kimseye karada yüzme öğretilemez. Kimse bir ördek yavrusunu kartal yuvasında besleyip büyüterek onu kartal yapamaz. Doğanın yasaları budur. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da doğa yasalarına karşı çıkma vardır. İnsanlar bir şeyi yönetmez; öyle sanırlar. Her şeyi sadece doğa yasaları yönetir. Hele, altmışla seksen yıl gibi orta uzunlukta bir ömre sahip olan insan denilen omurgalı memeli öyle sanarak ve oyalanarak yaşar gider.

Önder ve sanatçı doğulur. Bir insanın kişiliği geniş ölçüde atalarından kalma mirastır. Bu yüzden insanın şahsiyeti doğumundan önce geniş bir ölçüde belirlenir. Tıpkı, cevherinde elmas bulunan kayanın varoluşu gibi.

Bir önderin dört niteliği vardır. Ve değer sırasına göre bunlar; cesaret, sürat, sezgi ve özgüvendir. Bunlar doğal önderin sarsılmaz, tarih boyunca değişmez vasıflandır.

İnsanlar iyinin ve kötünün, cesaret ve korkaklığın tohumlarını içlerinde taşırlar. Tann'nın canlıya verdiği en değerli şey onun canıdır. Beyni de bu canı her türlü tehlikeden koruyacak gibi tasarlanmıştır. Ve öyle çalışır. Canı yoksa; dünya onun için zaten tamamlanmıştır. Bu nedenle önemli olan tek insan ve bireydir. Önder, idealleri uğruna hiçbir şahsi kaygı taşımadan doğanın kaçınılmaz hükmü olan ölümü göze alır. Bununla da kalmaz; yüz binler ve milyonlarca insana da tarif ettiği amaç uğruna ölümü göze aldırır. Devlet veya bir özel kuruluşun istersen en başındaki olsun, o dedi diye, sırf söyleyenin uğruna kimse ölür mü?

İşte hiyerarşik bir yönetici ile önder farkı bu denli büyüktür. Üstelik bu örnekte, yönetimdekine, önce ölümü sen bir göze al, görelim de denilmemiştir.

Korku cesaretin düşmanıdır. Kendini koruma içgüdüsüyle geliştirilmiş bir duygudur. Korku içinde yaşayan insan asla özgür değildir. Korku gelecek bir kötülüğü beklemektir. Bulaşıcıdır. Çocuklara büyüklerden geçer. Korkunun kendisi insana korkulan şeyden daha çok acı verir. Gerçek eninde sonunda gelip çatacaktır. Onunla hemen yüzleşmek en iyisidir. Dünyada her şey cesaret ve şiddetli arzu ile gerçekleşir. Cesaret kaybolunca yenilgi kaçınılmazdır. Korku bütün meziyetleri de gölgeler ve engeller. Orta kırat bir insan tehlikeden önce çekingen, tehlike sırasında korkak, tehlike geçtikten sonra cesur olur.

Çocuklar büyütülürken onlara adsız insanların ortak tarihi olan masallar anlatılmalıdır. Masalların tadı anlatımındaki ustalıktan gelir. Çok önemli olan masallar çocuklara korkusuzluğu, atılganlığı, becerikliliği, güçlükleri yenmeyi aşılar. Tercihen toprakla, ağaçlarla, hayvanlarla iç içe; rüzgârla, yağmurla, suyla haşır neşir olarak yaşamaları onlara bedenen de güçlükleri yenmeyi öğretecektir. Çünkü doğadaki her şey onun dışındaki her şeyden kat kat daha güçlüdür.

Doğa, Tanrı'nın sanatıdır. Ölüm de doğanın gücüdür. Hiçbir canlı ölümle baş edemez. Bu sonunda olacaktır. Korkarak, kaçarak yapılacak bir şey yoktur. Üstelik, eğer korkuyla yaşarsan ve dillendirirsen seni mutlaka herkesten önce yakalayacaktır.

Ölüm bilinci ve tüm istek her türlü korkuyu kökünden söker atar.

Sürat. Bu erdemin de düşmanları; tereddüt, yavaşlık ve kararsızlıktır. İnsanı öldüren bir silahtan çıkıp bedenine saplanan kurşun parçası değil, onun süratidir, hızıdır. İnsan bedenine çelik, demir, çivi veya bir başka metal yerleştirin onunla yaşar. Ama karşıdan bunların bir santimi bile geçmeyen küçük bir parçasını süratle atarsanız ölür.

Önderdeki cesaret ve sürat her işin başı ve çözümüdür. Onun için her şeyde ve her faaliyette daima cesaret ve daima sürat şarttır.

Sezgi; doğrudan bilme, yol gösterme, içe doğmadır. Ruhsal algılama yoluyla gelen bilgidir. Geleceği tahmin yeteneğidir. Fesat, kıskanç, ard niyetli, önyargılı, şüphe ve endişeyle yaşayan, doğa algısı düşük, zayıf ruhlu insanlarda böyle bir yetenek bulunmaz. Duyguları doğal haliyle ve bütün uçlarıyla açık, tüm canlıları algılamaya yönelik berrak bir ruh sezgi gücüne sahip olabilir.

Kutsal Kitap'ta bile şu görünecektir: "Geleceği ancak ben bilirim. Peygamber bile mırıldanamaz."

Tam anlamıyla sezgi, elbette ki sadece "önder" doğasında bulunabilir.

Özgüven, bir ruh halidir. Önderin özgüveni; inancının derinliği, heyecanının yüksekliği, görüşün genişliği ve sevgisinin ölçüye vurulamazlığından gelir.

Özgürlüğü temel alan ve cesaret, sürat, sezgi ve özgüvenden oluşan bir ruh ve bunlarla beslenen bir bedene, insanların ahir ömürlerinde peşlerine düştükleri her şey sıradan ve amaçsız gelmeye başlar. Bu hal tepeden yırtıcı bakışıdır ve aşağıda duran, sürünen, koşan, saklanan, uyuyan, birbirini avlamaya ve aldatmaya çalışan her şeyi çok geniş alanlarda keskin bir şekilde görür.

Önder, doğa ve insan doğasından hareketle sıradan insanların şiddetli özlemleri olduğunu bilir. Bunlar severler, nefret ederler ve isterler. Bencildirler. Her düşünceleri eşya ve şahıslanyla ilgilidir. Kendilerini rakamlar ve miktarlarla zehirlemişlerdir.

Önderlik, hakkaniyettir. Liyakât ve ehliyet önderin değişmez ölçüsüdür. Hiçbir zaman aslanı kediye boğdurtmaz. İyi huylu, yumuşak, kendi sesinden bile ürken adamlardan küçük çaplı amir olunacağını, hiçbir dönemde zayıflarla kurum ve kuruluşların bir arada ve ayakta durmayacağını içgüdüsel olarak bilir. Öndere göre kendisinden sadece, "İyi bir adam" diye söz edilen yönetici başarısız olmuş demektir.

Hangi devlet, kurum ve kuruluş olursa olsun; içinde boşluklar ve düzensizlikler doğarsa, insanların en büyük serveti olan toplum güveni sarsılır. Daha ileri safhada bu; umutsuzluk yaratır. Son safhasında ise, en cesur adamı bile korkutacak durumlarla yüz yüze kalınır. Bu hal orada önderin olmadığının en belirgin kanıtıdır. Umutsuzluğa giden yol baştan kesilemez ise, küçük çatlakların sonunda en sağlam duvan bile yıktığı görülecektir.

Devletlerin yönetimi ve ulusların idaresinde, bir siyasi teşkilin alacağı kararlarda her şeye girişen, fakat hiçbir zaman gayesine erişemeyen tedbirsiz, basiretsiz ve ileriyi göremeyen kimseler tarafından idaresi kadar tehlikeli bir şey yoktur.

Kilit noktalar üzerinde bir kere hataya düşen bir siyasetçi, ileride mutlaka ikinci bir hata işleyecektir. Halktan onu kabul etmesini, kendine güven beslemesini istemeye hakkı yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde özgür olmayan eğitimsiz ve doğal ihtiyaçları giderilmemiş kimselerin oylarıyla bir devlet adamı doğmamıştır. Seçim yoluyla bir büyük adamı bulup çıkarmak, bir iğnenin gözünden deveyi geçirmek kadar zordur.

Önder, dayanıklılığını enerjisinden alır. Önderlerin yaşamları incelendiğinde bir önder kendini gösterir göstermez ona karşı şiddetli bir mücadelenin başladığı görülür. Saman dolu kafalar aralarında bir kıymet ifade eden kafaya tahammül edememiş ve ona karşı müşterek bir kinle hücuma geçmişlerdir. Tıpkı Moğal atasözünde olduğu gibi: "Ardından yüz köpek havlamayan kurt, kurt sayılmaz." Halk, önderin amacını benimseyip sahiplenmeye başladığı andan itibaren de zaten anadan doğma bu korkaklar, başlarına gelebileceklerin paniği ile kaçacak delik aramışlardır.

İnsanlar doğayı tanımadığı için sürekli mutlu olamaz. Bu durum bencilliği ve egosu yüzündendir. Bunlar da onu, "Ne ise o olmayı reddeden" tek yaratık haline getirmiştir. Her fırsatta haklarından bahsederler, halbuki; haklan kadar sorumlulukları vardır. Önder bunu onlara öğretir ve kanıtlar. İçtenlik ve dürüstlüğün insanın birinci vasfı olduğunu da belleklerine nakşeder.

Sevgi ve korku olaylara ve koşullara bağlı olarak pratik sonuçlar elde eder. Duyarsızlar karşısında önderin meydan okuma tavrı ortaya çıkar. İnsanlara bu da lazımdır. Ama önder durup dururken duygularla savaşmanın zaman ve enerji kaybı olduğunu bilir.

Önder, sırf insanlar beni sevsin diye hiçbir şey yapmaz; buna ihtiyaç da duymaz. Bir sözün içinde söylenen şeylerin önce sözün sahibinde bulunup bulunmadığına bakar. Konuşulurken söylenen sözlerin değil, ses tonunun doğru söyleyip söylemediğini bilir. Saatlerce konuşup hiçbir şey söylemeyen, lüzumsuz laflarla bir fikri işe yaramaz hale sokanlar, bir papağandan başka papağana aktarmalara hoşgörü göstermez. Çünkü hoşgörü katlanmak demektir. Önder katlanmaz.

Önder, tarihin, felsefenin, edebiyatın, doğa ve insan bilimlerinin usanmak bilmeyen bir öğrencisidir. İnsanların saygı ve itaati kendinden şekli değil; nitelik olarak üstün olanlara göstermesi insan ruhunun icabıdır. Özveri ve mertlik olmadan salt teknikle insanların ruhuna girilemez. Tecrübe ve doğru bilgiler insanların kendileri ve çocuklarının gelecek yaşamdaki tehlikeler ve belirsizliklerden kurtulmaları içindir. Hazır olmak için bunlar şarttır. Eğer fikren, ruhen ve bedenen hazırsanız, belki burnunuz kanayabilir, ama kesinlikle kırılmayacaktır.

İnisiyatifsizlik ve özgür olmama; düşünce tembelliği yaratır. Beyinlerde bilgi, yargı, kavrayış ve anlayış olmazsa makine durur. İnsanların düşünceleri ve hareket serbestilerinin ezilmemiş olması gerekir. Bu şekilde yetişmemiş bireylerden oluşan toplumların başlarına nelerin gelebileceğini tahmin etmek zor bir şey değildir. Böyle bir toplumun güç olarak tanımlanması ise tam bir aymazlıktır.

Sorumluluk duymak ve sorumluluğa atılmak yüce bir erdemdir. Özgüveni olmayan insanlar sorumluluk alamazlar, haklarını arayamazlar.

Önder yoksa mücadele de yoktur. Önder, insanlara haklı oldukları mücadeleden korkmamayı aşılar.

Özgür yetiştirilmiş insanlardan oluşmayan toplumlar esas olanın birey, fikir ve düşünceler olduğunu gözardı ederek sıfat ve unvanlara fazla sarılırlar. Bu eski çağ beynidir. Şu anlamları içerir; "Benim başımda biri olmalı" ve "Uydurma bir etiket benim kişiliğimin önündedir." Artık buna özgüven eksikliği demek bile iltifattır. Bu tam bir acizlik ve teslimiyettir.

Önder, bir toplumu yükseltmek isteyenin o toplumdakilerden daha yüksek bir karakterde olması gerektiğini bilir. Önder, doğa gücünü insan seçimlerinde iyi kullanır. Çürük tahtadan oyma yapılmayacağını bilir. Genç kaya, iyi ve sert kayadır. Bir mücadelenin ağır yükünü ancak gençlerin kolları kaldırabilir, uzun ve şiddetli solunumu ancak onların akciğerleri yapabilir.

Özellikle de savaş, tamamen, daha yaşamlarının baharında iken gençlerin sırtına vurulan ölümcül bir yüktür. Halbuki savaşa sebep olanlar ve savaşmaya can atanlar ihtiyarlardır. Savaş çıkmışsa, bu yaşlıların bütün yolları beceriksizce tıkayıp kapatmasından kaynaklanmıştır. Sonunda cefa çekmek, fedakârlık yapmak ve ölmek gençlere düşer. Eğer savaşta bir basarı söz konusu ise bunun da şerefi ve gururu ancak ve sadece milletin gençlerine aittir. Gök gürültüsündeki sesin kasaba davulcusundan farkı yoktur. İşi şimşek yapar.

İnsanlar iyi huyları boşluktan ve umutsuzluktan kazanır. Önder, sel haline gelmeden suyun önünü almasını bilir; kimse bir kütük yığınını arkadan iterek öne doğru hareket ettiremez. Ve kimse, atıl bir buhar yığınından şimşek çıkaramaz. Güçlükler insanın ne olduğunu gösterir, her şeyin değeri zorluğundadır. Ne tip mücadele olursa olsun yenilmesi gereken fizik değil, ruhtur. İnsanların ruhu bükülmeden yenilgi olmaz.

İnsanları mutluluk hallerinde anlamaya çalışanlar yanılırlar. Onları felâket anlarında tanımak gerekir. İnsanları tanımanın mihenk taşı zorluktur. Bir ulusun gerçek karakteri de tarihinin önemli buhranlarında meydana çıkar.

İnsanlara mantıklı gibi görünen birçok şey pratikte ve gerçek hayatta hiçbir işe yaramaz. Yaşamda hiçbir şeyin garantisi yoktur. Ölümün avcılık yaptığı bu dünyada, kuşku ve pişmanlık için zaman yoktur. Bekleyiş insanı bitirir. Kararlı olunmalıdır. Kararlılık keskin bir bıçağa benzer ve düzgün keser, kararsızlık ise kör bir bıçak gibi kestiği her şeyi parçalar, yırtar.

İnsanlar öyle veya böyle kendilerini emniyet içinde hissetmezler. Düşünüldüklerini ve sevildiklerini bilmeye ihtiyaçları vardır. İnsanın en önde gelen ihtiyacı "adam yerine konmak"tır. Düşmansız, hasımsız ve rakipsiz yaşam olmaz. Onlar sizinle dövüşerek sinirlerinizi ve becerilerinizi kuvvetlendirir, yaratıcılığınızı artırırlar. Hasmı insanlara küçük gösterirseniz, onu tanıyınca hayal kırıklığı ve aldatılmışlık duygusuna kapılırlar. Büyük gösterirseniz, bu defa ürkerler. İnsanlara doğruyu söyleyin. Onlar kendileri tartsın.

Bir insan başka bir insana herhangi bir şey öğretemez. Öğrenme isteği duyan kişi öğrenir. İnsan kendi kendine öğrenir. İnsanlara hedefi verin; onları hazırlayın ama yollarında durmayın, ilerlemeyi izleyin fakat kimse nefesinizi ensesinde hissetmesin.

Hiç kimse bir yengece düz yürümesini öğretemeyeceği gibi, çürük elmalardan da fazla seçim olmaz. Mazeret kültürü; tembellerin, kaygısızların, işi arsızlığa vuranların kültürüdür. Toplumun en büyük uyuşturucusudur. Bu sorumluluktan kaçma ve özgüven eksikliği ile birlikte, uyku ve mahkum olma halidir. Bunlar, "keşkeciler" ve "dur bakalım ne olacak" grubuna dahildirler. Karar verme ve tahmin yeteneklerinin olmayışı, korkuya esir düşmelerinden kaynaklanır. Sinirleri zayıf olan insanlar karamsar olurlar. Çevrenizde bunlardan varsa, sizin de ruhunuzu karartırlar. Hiçbir işe yaramayanlar da birer itiraz hastalarıdır.

Özgür olmadıkları halde kendilerini özgür sananlar kadar hiç kimse tutsak olamaz. Ruhunda kulluk olan biri de hep kuldur. Bunlar mutlaka birine veya bir şeylere bağlı olarak, başkalarına yaranabilmek için dünyaya gelmişlerdir. Birey olmaktan ziyade ait olarak yaşamaya odaklanmışlardır. Bunlar amire ihtiyaç duyan "boşlar"dır. Boş insanlar sıkı taraf tutar.

Düşük ruhlu bir insanla küçük balıklar aynı özelliği taşırlar. Her ikisi de kıyıya yakın dururlar. Derin sulara haset duyarlar, ama oralara gitmeye cesaret edemezler. Bilirler ki açık denizlerde sular, karanlık ve soğuktur. Üstelik tehlikelidir.

Varoluşun temeli hareket ve eylemdir. Bütün canlıların bedenleri de hareket üzerine tasarlanmıştır. Yapan zaten konuşmaya ihtiyaç hissetmez. Ne kadar yapamayan varsa bunlar susmak bilmez. Bu hal; darlık, sığlık ve aczdir.

Bir gün elinde alev alev bir meşale ile ve gündüz gözüyle, sokak aralarından koşarak geçen Diyojen'i gören halk: "Üstadım, bu neyin nesi? Elinde yanan çıra parçasıyla böyle nereye koşuyorsun?" der. Diyojen cevap verir: "Denize saldırıyorum." Şaşıran ahali: "Ama nasıl olur, elindeki bu küçük ateşle sen koskoca denize ne yapabilirsin ki?" Diyojen'in cevabı hazırdır: "Hiçbir şey yapamasam bile, daldırınca, coz diye bağırtırım."

Son üç bin yıl içerisinde kavimler ve ulusların yetiştirdiği önderlerin biyografileri incelendiğinde şu görülmektedir: Hükümdar ve aynı zamanda savaşçı, önce savaşçı sonra devlet başkanı, devlet başkanı fakat savaşın düzenlenmesine ve gidişatında kararlar vermiş adamlardır. Hepsi de kaynayan kazanlardan, tehlikeli dönemlerden ve savaş alanlarından çıkmış şahsiyetlerdir.

İnsanlar dünyayı başka yörüngeye bile sokabilirler, diğer gezegenlere gidip yerleşebilirler; ama birbirlerini boğazlama isteği olmadan yedi gün uyum içerisinde yaşayamazlar. Dünya en sakin göründüğü yıllarda bile asgari yirmiden fazla yerde çatışma olmaktadır. Dünya kaynaklarını paylaşmanın türlü dalavereleriyle uğraşmadan, başkalarının elindekileri kapmaya çalışmadan rahat edemezler. Cüceyi dağın zirvesine de oturtsan, boyu uzamaz misali, başkalarının sefaletinden doğan huzurdan hayır çıkmayacağını, zayıf programlı beyni bir türlü almaz. Barış sözünü dillerinden düşürmeden yeni savaşlara gerekçe bulmak için canla başla çalışırlar. Savaş dedikleri şey sonuçta kendi türlerini, on binlerini, yüz binlerini, milyonlarını kendi elleriyle yok etmektir. Bunun parayla, pulla, beslenmeyle, barınmayla hiçbir ilgisi yoktur. Tek hücrelilerden memelilere kadar milyonlarca canlıda örneği de yoktur. Bir aslan karnı tokken birkaç metre önünden ceylan sürüsü bile geçse, başını çevirip bakmaz. Karnının tok olması ona yeter.

Çinlilerin bir sözü var: "Neden birbirinizi öldürüyorsunuz? Telaşınız ne? Nasıl olsa öleceksiniz."

Savaş, seller ve depremler gibi doğal bir afettir. İnsanoğlunun ilk avını yaptığı, ama avın paylaşımına gelindiğinde büyük ve kıymetli parçanın kimin tarafından alınacağı dövüşünden başlayarak bugüne kadar devam eden ve edecek olan bitmeyen, ölümcül macerasıdır.

Savaş evrensel bir olaydır. 35.000 yıldan beri, son buzul çağının sona ermesinden bu yana her zaman ve her yerde yaşanmaktadır. 5.000 yıldan beri de savaşların kayıtlan tutulmaktadır. Dünyanın yazılı tarihi de savaş tarihinden başka bir şey değildir. Bu sürede 14.500 kez savaşmışlardır. Ortalama her yıla üç savaş düşmektedir.

İnsandaki tüm duyular birkaç saniye içinde, aynı anda; sadece savaşta yaşanabilir. Savaş en uç noktadaki gaddarlıktır ve hiçbir zaman dilimi onu zarifleştiremez.

Savaşın bölümleri olan muharebeler insan ruhunun sınandığı yerlerdir. İnsanlar ölüm ve dirim arasındaki çok ince bir çizgide gidip gelirler. Bir şeyden emin olmanız lâzımdır. Öyle zamanlar olur ki, her saat bin adamdan daha kıymetlidir. Her şeyin bittiği bir an gelir. Tanrı'nın sizi terkettiğini düşünmeye başlarken hiç beklenmeyen olaylar olur.

Bütün bu sebeplerden askerler muharebelerde başlarında yumuşak huylu bir nine değil, saniyeler içerisinde her şeyi ters yüz edecek, savaş ustası, kükreyen bir önder isterler. Bu nedenle önderlik niteliklerinin savaşın doğasından çıkarılması çok tabiidir.

Normal yaşamlarında insanlar bedenlerinin onda birini bile kullanmazlar. Zihinlerinin de çok azıyla yaşamlarını sürdürürler. Muharebelerde her şey ruhanidir. Duygular aşırı zorlanmaktan törpülenir. En zeki davranış en cesur karan vermekle olur. İnsanlann ruhları beslendikçe mücadele daha bir anlam kazanır. Bu takdirde herkes kaya gibi, çetin ve kararlı olur. Tehlike ancak tehlike göze alınarak yenilir.

Muharebelerde korktuğun şey, beklediğinden daha çabuk başına gelir. Önder ölümü küçümsettiğinde, herkes bütün korkularını yenmiş olur. Savaşta cesur insanlar yaralandıklarını bile hissetmez. Zamanı gelmeden kimseye hiçbir şey olmaz. Gemi batacaksa, limanda bile batar.

Günlerce, haftalarca, aylarca süren uykusuzluk, hiç güvenilmeyen istihbarat, havanın kaprisleri, çamurlarda debelenmek, kar yığınlarına gömülü kalmak, düşmanın ani bir umulmadık hareketi, en iyi hesapların alt üst olması, mermisiz ve erzaksız kalmak, komşuda işlerin kötü gitmesi, yarım saat önce konuştuğunuz yirmi beş askerden on-on ikisini paramparça, diğerlerini de kan revan içinde gördüğünüzde, bulunduğunuz yere yeni bir saldırıya geçildiğinde, alınan darbe ve sarsıntılarla sabır ve tahammül en üst sınıra çıkar. Ve insan doğası buna isyan eder.

Bu koşulların insan ruhu ve bedeninde yarattığı tüm olumsuzlukların panzehiri önderdir. Burada artık söz geçmez. Önderin bir davranışı bin sözcükten daha değerlidir.

Askerlere muharebe öncesi, barış şartlarının kötü alışkanlıklarıyla sıradan sözlerle uzun nutuklar atmak kadar faydasız bir şey yoktur. Çünkü tecrübeli askerler sizi dinlemezler, acemiler ise ilk tüfek patladığında hepsini unuturlar. Muharebe bilgi değil, eylemdir. İnsanı yere yıkan yumruk, yumruğun sertliğinden ziyade nereden geldiği görülmeyen yumruktur. Muharebe hareket hareket harekettir. Moğol atasözü: "Hep aynı yerde duran beygirin etleri yumuşar," der. Muharebede durursan etin yumuşaması yetmez, ölürsün.

Savaş denilen illet, devletlerin ve milletlerin maddi kaynaklarıyla beraber sabırlarını da tüketmek için, insanoğlunun bulduğu en kestirme yoldur.

Yunus Emre'den:

Miskin ademoğlanını benzetmişler ekinciğe,
Kimi biter, kimi yiter yere tohum saçmışlar gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm;
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.

"Önder ve Savaş" bu iki kavramın ne olup olmadığını bir ulusta yaş ve cinsiyet ayrımı olmaksızın herkesin çok iyi bilmesi, anlaması, yorumlayabilmesi, o ülkede her şeyin doğru ve bilinçli bir şekilde kavranabilmesini sağlayacaktır.

Nedeni şudur: Bu iki şeyin olması veya olmaması halinde, kazanan da kaybeden de tek tek bireyler ve onlardan teşekkül eden halktır. Savaş denilen şey, "Bazı insanların daha iyi yaşaması için başka insanların öldürülmesinden başka bir şey değildir. Savaşı anlatmaktan amaç, tank yürütüp, denizaltı daldırıp, füze atmak değildir. Bunlar vasıtalardır ve askerliği meslek diye seçenler, zaten bu işleri yapmak zorundadırlar. Öğrenilmesi gerekenler devletlerin bu maceraya nasıl ve niçin sürüklendikleri ile işin insan ve doğa boyutudur. Böyle bir çalışma halkın, sonunda meselelerin nereye varacağını kestirebilmesine yardım ederek, fikir sahibi olmasını sağlayacaktır.

ÖĞÜT  SAYFALARI