ABAZALAR

ABAZALAR

Ruslar kendi kazanımlarının büyüklüğünü idrak edip, Kafkasya yaylaları üzerinde kendi askerî denetimlerini berkitmeğe koyulduklarında, müslüman aşiret halklarının Kafkasya’dan sürülmesi yavaşladı. Bunun üzerine, Çerkesler’in ana göçünden üç yıl sonra, merkezinde Sohumkale'nin bulunduğu yörede yerleşik Abazalar’ın kendi yurtlarından sürülmesine sıra geldi. 1867'de Abazalar’ı göçe zorlamak için onların başına musallat edilen yöntemler, öz olarak, daha önce (başka müslüman halklara karşı) kullanılmış bulunanların aynı idi. Rus askerleri Abaza köylerine geliyor, evleri yakıyor, sürü hayvanlarını ve öteki malları gasp edip götürüyor, Abaza’ların elinde ancak ölmeyecek kadar bir şeyler bırakıyorlardı. Abazalar etkili bir direniş gösterebilecek durumda değillerdi ve bu konuda yapılmış bütün girişimler çabucak başarısızlığa uğradı. Abhazistan'da, durum hakkında bilgi toplamak amacıyla at sırtında bir uçtan ötekine yöreyi geçen İngiliz Konsolosu Gifford Palgrave'in açıkladığı üzere, Rusların bu halka karşı niyetleri, Kafkasya'nın bütün Müslümanları hakkındaki niyetlerinin aynı idi. Palgrave, Abhazistan'ın ve çevresindeki yörelerin Müslümanlarından dörtte üçünün göçe çıkacağını saptadı. Kanısına göre, Ruslar,  yalnızca değerli arazilerdeki müslüman halkı oralardan söküp atmak amacını değil, bir yandan da "Ülkesinin kıyı bölümlerine, açlıktan kıvranan ve tek meteliği olmayan bir dindaşlar yığını böylece fırlatılıp atılacak olan Türk devletini zor duruma sokmak" amacını gütmekte idiler.

Ruslar, Abazalar’dan binlercesini göçe zorladılar, ama birçoğunu da geride tuttular. Kırım Tatarları ve Çerkesler konusundaki deneyimlerinden, toptan göçe sürmelerin, yöre ekonomisi üzerinde ters bir etki yarattığını öğrenmiş görünüyorlar. Yaşlı erkeklerle kadınlar ve çocuklar göç etmeğe teşvik ediliyor yahut zorlanıyor iken, ekonominin ihtiyaç  duyduğu güçlü kuvvetli erkekler geride tutuluyor ve zorunlu çalışmada kullanılıyordu, Arkada bırakılanların tam sayısı bilinmiyor. Abazalar’ın; önderlerinin iddia ettiğine bakılırsa, aileleri göçe zorlanmış binlerce erkek geride alıkonmuşlardı. Bazan, aileler, bütün bireyleriyle sürülüyorlardı; bazan ailelerde ise, çalışabilecek durumdaki erkekler alıkonuyor, ötekiler gidiyordu. Her iki durumda, Kafkasya’daki Abaza aileleri ülkeyi terketmiş oluyordu ve [ülkede] bir Abaza ulusunun varlığı fiilen son bulmuştu, pek küçük bir bölümcük geride kalmıştı. Palgrave’in; kaydettiği üzere, "Tek suçları Rus olmamaktan ibaret bulunan bir ulusun böylesine yok edildiğine tanık olmak, çok acı verici" idi.

Abazalar’ın, zor kullanılarak, soyulup soğana çevrildikten sonra ülkelerinden sürülmelerine ilişkin olarak bütün anlatılanlar doğrulanıyor. Üstüne üstlük barbarca şeylerin yapıldığı konusunda ayrıntılı anlatımlar buna ekleniyor; sürgüne gidenlerin kendilerinin anlattığına göre, kendi memleketlilerinden nicesi, onları Türkiye’ye götürecek bahanesiyle ve zorla Rus gemilerine bindirildikten sonra, Türkiye yerine Kerç'e ya da Novorusiska'ya götürülmüşler ve sonra da oralardan Rusya’nın iç bölgelerine sürülmüşlerdir.

"... Abzehlerin durumu da gıpta edilecek gibi değildi; yarı çıplak, ayakkabısız, soğuktan tir tir titreyerek el işi bazı şeyleri ekmekle takas etmek için kampımıza geliyorlardı. Sonradan, askerlerin kuru odun için uzaklara gittiğini fark edince çok az ekmek karşılığında kampa kütükler sürükleyip getirmeye başladılar. Bize garip gelen sadece şuydu: Kampa gelen Dağlılar Pşış ve Pşekups arasındaki bölgenin sakinleriydi, yani birliklerimizin henüz girmediği, savaşın feci sonuçlarını henüz yaşamayan yerlerin. Acaba her zaman mı böyle yoksuldular?"

"Abzehlerin durumu bu kış boyunca son derece kötüydü.Dağlıların ölüm oranı Pşekups'ta çok büyük ölçülere ulaşmıştı. Bu verimli vadilerin yoğun nüfusu, birliklerimiz tarafından işgal edilen yerlerden ayrılan Abzehlerin gelişiyle o kadar artmıştı ki, bir kulübede dört, bazen de beş aile birlikte yaşıyordu. Dağlıların bir yerden bir yere göç ederken   kaptıkları  tehlikeli  soğuk  algınlıkları  bu  sıkışıklıkta  ve  kışın  korkunç  soğuğunda  tifonun  şiddetle  yayılmasına  yol  açıyordu.

Pşış ve Pşekups arasındaki bölge çok sayıda dağ deresinin ve çayının kestiği, hafif tepelik bir araziydi. Yapısı itibarıyla toprak çernozeme (kara toprak) benzetilebilirdi. Elbette, ancak bir su kolunun aktığı bütün derelerin sık köylerle dolu olması şaşırtıcı değildi. İlk kez bu kadar büyük bir nüfusun izine rastlıyorduk. Dağlılar için bu yerleri bırakmak üzüntü vericiydi. Ateş yüzlerce köyü sardığında bile, bir sonrakilerde halkın Laba'ya veya İstanbul'a göç için daha yeni çıkmaya başladığını görüyorduk. Bu büyüleyici yerleri savunmak için bir kurşun bile atmadılar: Dağlılar itiraz etmeden göç etmek gerektiğine artık inanmışlardı...

Yolda, Şeneps vadisindeki köylerinden çıkıp deniz kıyısına doğru ilerleyen ailelerin yanından geçiyorduk. Açık kamp kurmuşlardı. Dağlılar arasında yakışıklı erkeklere ve çok güzel kızlara rastlanıyordu. Bu durumdan çok üzüntü duymadıkları görülüyordu. Gülümsemelerinde üzüntü belirtisi olmayan bir neşe vardı. Niye üzülsünler ki? Küçük yaşlardan beri Türkiye'ye satılabilecekleri düşüncesine alışmış olmaları onları vatanlarından çok İstanbul'u düşünmeye zorluyordu."

"Yolda karşımıza çıkan ilk şey, kısa süre önce göçmenlerin gecelediği, çalılardan, derme çatma barakalardan oluşan bir kamptı. Gerek bu işaretlerden, gerekse yolda her beş on adımda bir rastladığımız at ölülerinden izledikleri güzergahı tahmin etmek kolaydı."

Ayın 2'sinde gün boyunca kampımızın yanından varını yoğunu yüklenmiş göçmen kafileleri geçti. İpini göğsüne bağladığı en az bir pud ağırlığındaki yükü sırtına vurmuş genç bir kadına, kollarında küçük yavrusu ve sırtında kocaman bir yatakla genç bir anneye rastlamak mümkündü. Başlarının üzerinde demir kazanlar, ayrıca ellerinde leğen gibi şeyler taşıyan en fazla altı yedi yaşlarında çocuklarla karşılaşıyorduk. Yem yokluğundan atlarını kaybeden aileler yüklerini kendileri taşıyordu."

"Göç Dağlılara pahalıya mal oluyordu. Yanlarına silah ve büyükbaş hayvan almalarının yasaklanması onları mal varlıklarının büyük bir kısmından mahrum bırakıyordu, ihtiyaç yüzünden mallarını yok pahasına satmak zorunda kalıyorlardı.

Ancak yaşlıların en müşkül durumda bile silahlarını satmadıkları, bu ticaretle daha çok gençlerin uğraştığı fark edildi. Bir ihtiyar geç kalmış, atla yetişerek denize açılmak üzere olan tekneye atlamış. Atın dizginlerini çıkarıp denize atmış, atı ise serbest bırakmış. Sonra tüfeğiyle havaya ateş edip onu da denize atmış. Aynı şeyi tabancasıyla da yapmış, sonra onu kama izlemiş. Öyle görünüyor ki, ülkesini terk ederken yaşlı adam, ellerinde güçlü düşmanı durduramayan silahıyla birlikte yüreğini de söküp atıyordu."

Kafkasya’daki yurtlarından sürülüp atılan Çerkesler’in ve diğerlerinin sayısı hakkında çok tartışma yürütülmüştür. Tatar ya da Çerkes Müslümanların özenli bir sayımı yapılmış değildi; bu nedenle, kaç kişinin göçe çıktığı söylenemez. Çeşitli tahminleri analiz edince, Ruslarca fethedilen ülkelerden aşağı yukarı 1 200 000 Kafkasyalının göçe çıktığını ve bunlardan 800 000 kadarının Osmanlı ülkesinde yerleşmek üzere sağ kalabildiğini [sağ olarak, Osmanlı Ülkesine varıp iskân edilebildiğini] belirtmek akla yakın görünüyor.

Rus imparatorluğu, fethedilmiş müslüman ülkelerinin, soy yönünden kendisine daha yakın saydığı halklarca iskân edilmesinin önlemlerini aldı, çaresine baktı. Tıpkı Kırım'da Ruslarla Ukraynalıların nüfus içinde ana öğe durumuna gelmesi gibi, eski Çerkes ve Abaza ülkelerini de Ruslar, diğer Slavlar ve Kazaklar aldı. Güvenilebilir sayılacak ilk Rus nüfus sayımı 1897'de yapılmıştır ve değişim üzerine gerçekleşen durumu saptamaktadır; artık Hıristiyanlar [bu ülkelerde] Müslümanların karşısında bire ondan daha yüksek oranda çoğunlukta idiler.

KAFKASYA  SAYFASI