ÖLÜMÜNÜN 65. YILINDA ATATÜRK’Ü SAYGIYLA VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ

ÖLÜMÜNÜN 65. YILINDA ATATÜRK’Ü SAYGIYLA VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ

            Büyük önderimiz ATATÜRK’Ü ölümünün 65. ve en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 80. yılında saygıyla, şükranla anıyoruz.

Artık yas tutmak yerine, Atatürk’ün fikirlerini daha iyi anlamaya, eserlerini daha iyi kavramaya çalışıyoruz. Böylece yakın tarihimizle ilgili bilgimiz açıklık kazanmakta, devletimizin dünü, bugünü ve geleceği daha iyi aydınlanmaktadır. Zaman Atatürk’ü anlama zamanıdır. Böylece özellikle genç kuşaklarımız için yol gösterici ve ders verici olduğu kadar Atatürk’ü ve eserlerini anlamaları da sağlanmış olacaktır. Buna da her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Çünkü on yıldan beri ve bir yıl içinde ülkemizin yakın coğrafyasında gelişen olaylar bunu doğrulamaktadır.

Hürriyetçi ve demokratik düzeni hayat tarzı olarak seçmiş bir ülkede sivil toplumu oluşturmak için çalışıp çabalamalı ve bunu gerçekleştirmeliyiz. Çünkü çağdaş medeniyet bunu zorunlu kılmaktadır. Atatürk ve eserlerini daha iyi incelemeli, yorumlamalı ve fikri temelleri sağlam bir bilinç kazanmalıyız. O’nun eserlerini inceledikçe sevgi ve bağlılığımız daha da pekişecektir. Türk milletinin Atatürk’e neyi borçlu olduğunun hiç tereddüde yer vermeyecek biçimde bilinmesi lazımdır. Bu hem bir vefa borcu, hem de geleceğe daha iyi hazırlanmanın temel şartıdır.

O büyük insanı bütün kabiliyet ve meziyetleriyle tanımak yeni kuşaklar için hem şart hem önemli bir fırsattır. Aksi halde, büyük insanlar yetiştiren insanlar olmamızın nimetlerinden yararlanmaktan mahrum kalırız.

Atatürk, genç sayılabilecek yaşta vefat etmesine rağmen mucizevi başarılarla az zamanda çok işler yapmış büyük eserler bırakmıştır.

Atatürk, tarihi misyonunu yüklendiği zaman ardarda savaşların bitkin düşürdüğü bir milleti dört bir yandan işgal edilmiş bir vatanı dağıtılmış bir orduyu toplayıp kurtarmak zorundadır. Böylesi ağır şartlar altında başarılı olabilmek için askeri ve siyasi bir dehaya ihtiyaç vardır. Türk milleti Atatürk’ün şahsında bu imkana kavuşmuş ve başarıya ulaşmıştır.

Atatürk’ün başarılarında müstesna yeteneklerinin yanında Türk milletine olan güven duygusunda büyük etkisi vardır.

O Türk insanının büyük meziyetlerini harp meydanlarında yakından görmüş, Çanakkale cephesinde öleceğini bile bile düşman üzerine atladığına şahit olmuş, yine harp meydanlarında tanıdığı öteki ülke askeriyle karşılaştırma imkanı bulmuştu. Ama Türk milletinin de dünya tarihinde örneğine pek rastlanmayan kendisine “ölmeyi” emreden bir komutanı vardı. Bu nedenle büyük Atatürk çoğu kez risk sayılabilecek girişimlerde bulunurken nasıl bir millet için ve nasıl bir millet ile yola çıktığını çok iyi biliyordu.

Bağımsız ve Milli Türk devleti kurma yolundaki çalışmaları da önder olarak Atatürk’ün izlediği politikanın temel esaslarından biri, Türk milletine ve milli idareye güvenmek diğeri de insan haklarına bağlılıktır. Atatürk’ün Türk milletine güvenini belirleyen birçok anı vardır. Bu anıların arasında en ilgi çekicilerinden birini, Cevat Dursunoğlu “Milli Mücadele’de Erzurum” adlı kitabında nakletmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Erzurum’un yakınlarındaki kaplıcaların önünde Kazım Karabekir Paşa ile kurmayları ve Erzurum’un ileri gelenleri tarafından karşılandı. Sekiz on kişilik bu küçük grup kahvelerini yudumlarken günün durumu konuşulmaya başlandı. Mustafa Kemal Paşa, birkaç dakikalık görüşmede sözü hep “Milli Hareket” etrafında dolaştırıyordu. Bu sırada gözleri uzakta ilerleyen beş on kağnı ile kadın, erkek, çoluk çocuk yirmi otuz kişilik bir kafileye ilişti. Kafilenin önünde iri ve dinç bir ihtiyar vardı. Kısa süre sonra kafile Mustafa Kemal Paşa'ya yaklaştı ve başındaki ihtiyar, Paşa’yı selamladı. Paşa ihtiyara: “ağa böyle nereden geliyorsun?” dedi. İhtiyar: “Paşam, Rus gelirken muhacir olmuştum. Çukurova’da idim. Şimdi köyüme dönüyorum” diye cevap veriyor. Paşa, zamanın nezaketini durumun güvensizliğini ileri sürerek, böyle bir zamanda buralara dönmenin pek yerinde olmadığını, kışın sıkıntı çekeceğini anlatmak istedi. Sonunda da; “Ağa yoksa oralarda geçinemedin mi?” dedi Ağa hemen şu cevabı verdi: “Hayır Paşam Çukurova cennet gibi bir yer bir eken yüz biçiyor. Allah millete zeval vermesin. Bize tarla da verdiler, çayır da verdiler. Hamdolsun uşaklarda çalışkandır. Geçimimiz padişahta bile yoktur. Çok rahattık. Yalnız son günler işittim ki, bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geleyim ki göreyim, kimin malını kime veriyorlar” dedi.

Bu sözler tunç çehreli kahraman askerin gözlerini yaşarttı. Bu eski Türk kalesini millet işi için milletle beraber çalışmaya gelen büyük devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü ve “BU MİLLETLE NELER YAPILMAZ?” dedikten sonra ihtiyarla vedalaştı.

Bu ihtiyar, yiğitliğiyle ün yapan Mevlüt Ağa idi. Büyük zaferinden birkaç yıl sonra öldü.

Yurt ve ülkü hizmetlerine karşılık beklemeyen halk adamlarından biri olan Mevlüt Ağa’nın o günlerde Türk milletinin azmini en kesin şekilde anlatan bu güzel sözlerini ömrüm oldukça unutmayacağım. (Politika Ansiklopedisi Cilt:1 Sayfa:12-13)

Büyük Önderin Türk milletine olan inancının sonsuz olmasının nedeni tek başına bu hatıra bile açıklar sanıyorum.

Atatürk’ü büyük bir devlet adamı olarak tarihe tescil eden olay, onun yeni kurduğu devlete kazandırdığı yeni kimlik olmuştur. İçinde yetiştiği Osmanlı geleneğine rağmen “Milli Hakimiyet” ilkesini Cumhuriyet’in temeline oturtmayı bilmiş insanımızı, Cumhuriyetin şerefli vatandaşlığına yükseltmesi, tarihimizin en hayati adımlarından biri olmuştur. Anadolu halkını çağdaş bir millet yapabilmesi de en dikkate değer başarılarından biridir.

Atatürk kahraman bir asker olmasına rağmen demokrasiyi ve halk iradesini devlet hayatına mal etmeyi tercih eden ender insanlardan biridir. Daha yola ilk çıktığı günlerde, 1920'lerde yapılmasını mukadder gördüğü “Milli mücadelenin başına kimin geçmesi gerektiğini, dava arkadaşları arasında oylamak suretiyle tespit ederek ne denli demokratik düşündüğünü göstermiştir.

Çok partili parlamenter düzene geçiş için iki defa teşebbüs ettiğini hepimiz hatırlıyoruz. Olayın dikkate değer olan yönü, başka ülkelerde bir takım liderlerin totaliter ve otoriter rejimleri baş tacı ettikleri bir dönemde, O’nun demokrasiyi seçmiş olmasıdır.

Bu dönemde, sivil kökenli birçok yabancı devlet başkanı kendilerine yüksek askeri rütbeler yakıştırıp, bol madalyalı üniformalarıyla resimler çektirirken Atatürk ve arkadaşlarının harp meydanlarında askeri dehaları sayesinde kazandıkları yüksek rütbeleri bir kenara bırakıp, üniformalarını çıkararak birer sivil vatandaş olmaya özen göstermeleri çok dikkat çekicidir.

Bu davranışlar O’nun daha o zaman çağdaş devletin gereklerini çok iyi kavradığını ve nasıl bir demokratik devlet düşlediğini göstermesi önem arz etmektedir.

Devletimize kazandırdığı kimlik dünyanın geçirdiği bunca değişikliğe rağmen bugün dost ve kardeş ülkeler tarafından örnek olmaya değer bir model olarak görülmektedir.

Savaş meydanlarından daha çizmesinin tozuyla yeni döndüğü günlerde “İzmir İktisat Kongresi”ni toplaması, O’nun her milletin İstiklal ve refahı için ekonominin ne kadar önem ve öncelik taşıdığını çok iyi kavradığını gösteriyor.

Batılaşmayı çağdaşlaşmanın ilk adımı olarak görmesi O’nun medeniyet tarihinden gerekli dersleri çıkartabilecek bir kültüre de sahip olduğuna işarettir. Atatürk’ün başlattığı çağdaş insan profili meydana getirme çalışmaları kesintisiz devam etseydi, bugün her bakımdan medeni ülkeler olarak ifade edilen Avrupa ülkelerinin normlarına ulaşacak ve Avrupa Birliği’ne girmek için hiç beklemeyecektik.

Ömrü savaş alanlarında geçmesine ve henüz cepheden yeni dönmesine rağmen barışın dünya için en büyük nimet olduğunu söyleyebilen ve dünya barışı için çalışıp didinen bir liderdir Atatürk. Bu durum ancak Atatürk’ün üstün şahsiyetine yakışan bir davranıştır. Atatürk’ün Türkiye dışında bıraktığı etkin bugün için bizim için bir gurur vesilesidir. Gerçekleştirdikleri ile bugün büyük önderimiz dünya otoriteleri bakımından yüzyıl değil bin yılın lideri olarak tanımlamaktadırlar. O günün şartları içinde Müslüman ülkeler Atatürk’ü İslam dünyasının asırlar süren ezilmişliğine teselli olarak değerlendirmişlerdir. Emperyalizme karşı savaş verdiği için de sömürge olmuş ülkelerde bir umut olarak görülmüştür.

Atatürk’le Türk’ün tarih serüveninde hayat ve ölümle karşılaştığı benzersiz şartların yarattığı bir liderdir, taklit edilmesi imkansızdır. Zira tarihin prensiplerinden biri de “Akan suda iki defe yıkanılmaz” sözüdür. dileğimiz Türk milletinin yeni bir Atatürk yaratacak duruma bir daha düşmemesi, Mehmet Akif ERSOY’un ifadesiyle “Allah’ın bir daha bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmamasıdır.” Zira hiçbir millet varlığını bir lidere bu kadar büyük ölçüde borçlu olmamıştır. Emperyalist ülkeler içinde ülkemize her defasında saldırdığında karşılarında Mustafa Kemal’i bulmaları onlar içinde bir şansızlıktır. Çünkü Atatürk tarihin seyrinin değişmesine bu anlamda izin vermemiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığı, Türklerin tarih sahnesinden silinmek üzere olduğu, Türk milletine yer yüzünde hiçbir coğrafi toprak parçasının laik görülmediği bir ortamda Atatürk’le, “Kader insanı” olarak ortaya çıkmıştır. Kurtuluş, Türk milletinin Atatürk’ün arkasında toplanması ve gerçek anlamda bir hayat memat mücadelesi vermesi sonunda başarılmıştır.

Türk milleti ona karşı sonsuz minnet duyguları içindedir. Atatürk; “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir” derken bu vasfın her Türk ferdinde bulunmasını arzu etmektedir. Ünlü konuşması satırlarında “Naçiz vücudunun bir gün toprak olacağını” söylemesi ve Türk milletinden sadece “Unutulmamayı” istemesi, sonra bu ifadesini geri alması, O’nun ne ölçüde insan olduğunu simgeleyen derin bir tevazu örneğidir.

Gizlice bir gurup arkadaşıyla gittikleri Trablusgarp sokaklarında dolaşırken yoldaki dilenci kadın falına bakmak istemiş Atatürk onu kıramamış ve kadın onun elini avuç içini incelemiş ve demiştir ki “Evladım sen önümüzdeki zamanlarda kral (Devlet başkanı) olacaksın ve bu görevin 15 yıl sürecek” Gerçekten de Ulu önder 1923 yılında Cumhuriyeti kurup Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı seçilmiş ve 15 yıl bu görevi yaptıktan sonra hayata gözlerini 10 Kasım 1938 de saat 09. 05 de yummuştur.

Bu vesile ile Ulu önder Atatürk’ü yakın silah arkadaşlarını rahmetle minnetle anıyoruz.

Ruhun şad olsun Atam.

Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!

ATATÜRK  SAYFASI